Picnic At Hanging Rock

1975 Avustralya yapımı olan Picnic at Hanging Rock‘ta, 1900 yılının Sevgililer Günü’nde kaybolan 4 kadının hikayesi anlatılıyor. Filmi izlemeyenler için fazla Spoiler vermeden şu şekilde özetleyebiliriz;  Appleyard College’da yatılı olarak eğitim gören kız öğrenciler ve başlarındaki gözetmen öğretmenleri, geleneksel bir Sevgililer Günü ritüeli olan Hanging Rock Pinkiği‘ne giderler. Aralarından yürüyüşe çıkan 3 kız öğrenciyle öğretmenleri, esrarengiz bir biçimde kaybolur ve bir daha onlardan hiçbir haber alınamaz. Hemen Sevgililer Günü’nü düşünüp “Şubat’ta piknik olur mu?” demeyin. Zira Avustralya’da geçen filme göre Şubat ayı, yazın tam ortasına denk geliyor.

Picnic At Hanging Rock

Özellikle Amerikan seyircisinin gerçek bir hikayeden uyarlandığına inandığı bu film, aslında yazar Joan Lindsay‘in aynı isimli eserinden uyarlanmış. Amerikalı’lara hikayenin gerçek olduğunu düşündürten şey; Lindsay’in –eserinin ününe ün katmasına neden olan- bu yöndeki imaları… Hatta filmin büyük ilgi görmesinden sonra Hanging Rock’ta görüldüğü söylenen esrarengiz olaylara yönelik ihbarlar da artıyor. Bütün şehir efsanelerinde olduğu gibi kendi kendini besleyen bir döngüye sahip bu hikayede de gerçek olan tek şey var; 4 kişinin kaybolmasının ardında yalnızca Joan Lindsay’in hayalgücü yatıyor.

Picnic At Hanging Rock

1967’de yayınlanan romanı 1971 yılının yaz mevsiminde okuyan Avusturalyalı film yapımcısı Patricia Novell, bu hikayenin muazzam bir film haline getirilebileceğini düşünüyor. Fakat o dönem başka öncelikleri olduğu için filmin yapımcılığını kendisi üstlenmek yerine, eserin haklarını kiralamayı tercih ediyor. Bu doğrultuda doğru bir seçim yapan Novell; Appleyard kızlarının istikbalini McElroy‘ların yapımcılığına ve Peter Weir‘ın yönetmenliğine bırakıyor. Bir İngiliz & Avustralya ortak girişimi olan filmin yarım milyon dolarlık bütçesi iki sene içinde toparlanıyor ve çekimlere başlıyorlar. Çekim süresince, rolleri için seçilen oyuncularda ve canlandırdıkları karakterlerde çeşitli değişikliklere gidiliyor. Bir nevi deveme-yanılma yöntemi ile final haline kavuşturulan film, izleyiciler ve eleştirmenlerden beklenenin ötesinde ilgi görüyor. Bunun nedenini romantik bir stil benimseyerek, durağan açılara dayanan bir yönetmenlik sergileyen Peter Weir’ın büyülü dokunuşu kadar, hikayenin kendisinde ve görüntü yönetmeni Russell Boyd‘un dehasında da arayabiliriz. Zira kendisi seyircinin “piknik” temasını daha iyi hissedebilmesi için lens ile kamera arasına şeffaf bir “piknik örtüsü” bile tutuşturmuş.

Picnic At Hanging Rock

Tüm bu olumlu kritiklere rağmen, filmin “çözümsüz” sonucundan memnun olmayanlar da var. O dönemde alışılmış kurgu tekniklerinin ve senaryo beklentilerinin dışına çıkan tüm yapımlarda olduğu gibi, seyircilerin bir kısmı hikayenin ucunun açık bırakılmış olmasına isyan ediyor. Yönetmen Weir’a göre filmin Amerika’daki dağıtımını üstlenen yapımcılardan biri, demo gösteriminin sonunda kahvesini ekrana fırlatarak; “hayatından 2 saati çalmış oldukları için” yönetmenin kendisine ve ekibe küfrediyor. Fakat burada yönetmeni ve yapımcıyı suçlamak yersiz; çünkü eserin orijinalinde de hikayenin sonu yazar Joan Lindsay tarafından açıklanmıyor. Zaten eleştirmenlerin tamamı şu konuda hem fikir: Eser, asıl gücünü çözümsüz finalinden ve bunun aslında “gerçek bir hikaye olduğunun düşünülmesinden” alıyor. Bu nedenle Picnic at Hanging Rock’taki gizemi Joan Lindsay ölene kadar öğrenemiyoruz. Neyse ki vefatından üç yıl sonra, 1987’de, 20 sayfalık son bölüm de yayınlanıyor.

Picnic At Hanging Rock

—Spoiler—

Bölüm Miranda, Irma ve Marion yollarına devam ederken Edith’in piknik alanına geri dönmesiyle başlıyor. Irma tırmandıkları tepeden aşağı bakıyor ve insanların görünüşünü karıncalara benzetiyor. “Monolith” olarak adlandırılan taşın oraya geldiklerinde, kızların tamamı sanki içleri dışına çıkmış gibi hisssederek fenalaşıyorlar. Taşı arkalarında bıraktıklarında da yere uzanıp, uyuya kalıyorlar. Uykularını bir kadının çığlığı bölüyor. Kayaların tepesinde, iç çamaşırlarıyla dolaşan bir kadın “Through!” diye bağırıp, ortadan kayboluyor. Bir isimle anılmadığı için, bu kadının kızlara da yabancı olduğunu düşünüyoruz. Ta ki yazar kendisinden Miss McCraw diye bahsedene kadar… McCraw’a yetişen Miranda, kadını biraz olsun rahatlatmak için korsesini çözerek kıyafetlerini bollaştırıyor. Daha sonra tüm kızlar korselerini çözerek uçurumdan aşağı atıyorlar. Tam bu sırada McCraw, aşağı attıkları korselerin havada asılı kalarak süzüldüğünü ve gölgelerin de yere düşmediğini fark ediyor. Ürperen ve huzursuzlaşan grup yollarına devam etmek için hareket ediyor.

Picnic At Hanging Rock

Hissettikleri baş dönmesinden sonra, sanki “zamanın ortasında açılmış bir delik” gibi tanımladıkları tuhaf bir durumun içine düşüyorlar. Bu olay, zihinlerini ve düşünme şekillerini etkiliyor. Huzursuzluklarının korkuya dönüştüğü anda, kayaların arasında sürünen bir yılan görüyorlar. “Denize düşse yılana sarılacak” durumdaki McCraw, yılanı takip etmeleri gerektiğini düşünüyor. Yılan grubun liderliğini alıyor. Hemen arkasındaki McCraw’da bir anda küçülerek, yengeç / insan karışımı tuhaf bir yaratığa dönüşüp, kayalıktaki oyuğun içine girerek kayboluyor. O anda ne yapacaklarını bilemeyen kızlar, hiç düşünmeden McCraw’u takip edip yarıktan içeri giriyor. Tam içeri girdikleri sırada The Hanging Rock sarsılarak, girdikleri yeri kapatıyor. Kitabın sonu Irma’nın çığlıkları, göz yaşları ve çıplak elleriyle karanlık mağaranın pürüzlü duvarını çaresizce tırmalayışıyla bitiyor.

Picnic At Hanging Rock

Pek çok okuyucu, yazar Joan Lindsay’in saatlere olan tutkusu nedeniyle, kızların düştüğü yeri bir “zaman yarığı / time warp” olarak yorumlamış. Ben de bu fikre katılıyorum. Ayrıca son bölümdeki sembolizm, kitap boyunca arkaplanda işlenen İngiliz Kolonileri vs Aborjinler konusuyla da uyumlu görünüyor. Kızlar, Aborjin kültüründe önemli bir yer tutan “Rüya” zamanına düşüyorlar. Çünkü Aborjin kültüründe yılan, Dreamtime / Rüyazamanı’na geçişi simgeliyor.

—Spoiler—

Filmi yalnızca kızların esrarengiz kayboluşunun ardındaki gizemi çözmek için izlemedim. Olağanüstü kostümler, Appleyard College’ın görkemli binası ve antika dekorasyon da benim açımdan kusursuz sayılırdı. Özellikle Mrs. Appleyard’ın odasında geçen sahnelerde, koltukları, perdeleri, duvar kağıtlarını ve tabloları incelemek kısa bir an için hikayeden kopmanıza neden olabilir. Film Sevgililer Günü’nde izlemek için biraz ağır gelebilir, fakat siz de 14 Şubat’ı yalnız geçirenlerdenseniz kendinizi tadı damağınızda kalacak bir gizem hikayesi ile ödüllendirebilirsiniz.