Hard Rock bana kalırsa Dean Winchester ve Sam Winchester’ın babası John Winchester ile gerçek tanımını buldu; John 1979’dan sonra bestelenmiş hiçbir şeyi dinlemediği için, 1979’a kadar bestelenmiş bütün rock parçaları Hard Rock’tır. Köklerini 60’ların başındaki Garage Rock, Blues Rock ve Psychedelic Rock akımlarından alan tür, efsanevi parçalarla yaşamaya devam ediyor. 70’lerde Led Zeppelin, The Who, Deep Purple, Aerosmith, AC/DC gibi “baba” isimlerle bir kültür hazinesi haline gelen bu miras, Guns N’ Roses, Bon Jovi gibi “Glam” ustalarının katılımı ile 80’leri aştı, 90’lardaki Grunge ve Britpop akımından sağ kurtulmayı başarak da günümüze ulaşmayı başardı. En çok dinlediğim türlerden biri olmasından mütevellit, bu işin markası haline gelmiş Hard Rock Cafe’de Winchester’ların şerefine “LEGENDARY 10 OZ. BURGER” yemek istiyordum. Geçen aylarda, iş nedeniyle Las Vegas’ı ziyaret ettiğimde daha iyisini yaptım: Dinlemeye doyamadığım klasiklerin ruhunu yaşatan Hard Rock Hotel’da kaldım.

HardRockHotel_Oldmagnet_01E

Küçük bir sahne olmasına rağmen, büyük yetenekleri ağırlayan Vinyl, vardığım gece Xoch’u misafir etmişti. 2010’da yayınlanan albümleri Hollywood’taki şarkılarıyla Xoch’u ilk defa o gece dinledim. Bunun dışında Hard Rock’ın ruhuna yaraşır biçimde Bon Jovi, GNR, The Doors gibi isimlerden kült parçalar cover’ladılar. Performansları genel olarak güzeldi.

HardRockHotel_Oldmagnet_02E

Vinyl, o küçücük mekana sığdırdığı enerji ve potansiyel ile binlerce kişilik mekânlarda hissedemediğim bir duygu barındırıyordu: Özgürlük. Müzisyenlerin yalnızca izleyiciyi memnun etmek için planlanmış şov amaçlı performanslarla değil, yalnızca iyi vakit geçirtmeyi ve eğlenmeyi amaçlayan halleriyle sahneye çıktıkları bu yer, MTV’nin MTV olduğu zamanlarda organize ettiği akustik konserleri hatırlatıyordu. Katılımcılar sakin, müzik dinlemek için gelmiş, rahat insanlar. Sahnedekiler yalnızca şarkı söylüyor; lazer gösterileri, barkovizyon şatafatı, konfetiler ya da alevler yok. Sahnedeki kim olursa olsun, büyük bir isim ya da adı sanı yeni duyulmaya başlanmış amatör bir genç, en doğal haliyle müzik yapıyorlar. O yüzden Vinyl’da konser izlemek gerçekten bir ayrıcalık.

HardRockHotel_Oldmagnet_08E

Paradise Tower’daki odama geçtiğimde, yürüdüğüm koridorlar bana yaşayan bir zaman tüneli gibi geldi. İçinde Bowling salonu bulunan Penthouse’da ya da iç mimarisi Mark Zeff tarafından tasarlanmış Sex & Pistols suitinde kalamadım ama, Prince, David Bowie, Chris Robinson gibi isimlerin sahne aldığı Joint’te bir PBR içtim, Freddy Mercury’nin bindiği motorsiklete dokundum, Michael Jackson’ın taşlı eldivenlerine elimi dayayıp -bir camın arkasından da olsa- parmaklarımızın boyunu karşılaştırdım ve Sting’in sakızını yapıştırdığı kül tablasına “ünlülüğün nelere kadir olduğunu sorgulayarak” baktım :) Hard Rock Hotel’ın odalarından birinde groupie’si Alycen Rowse’un kollarında ölen The Who’nun basçısı John Entwistle’ın stüdyoda kaydettiği bir melodi, otelin loş koridorlarında yankılanıyordu. Sabahları gözümü açtığımda içeri sızan güneş, mutlaka mükemmel bir melodiye eşlik ediyordu. Las Vegas’ın hiçbir  köşesinde rastlamadığım öznel nitelikleri bir tek Hard Rock Hotel’da gördüm. Gelirinin yalnızca %30’unu kumardan kazandığı için, diğer otellerden hemen ayrıldığını söyleyebilirim.

HardRockHotel_Oldmagnet_05E

Geceleri The Joint ve Vinyl dışında vakit geçirilebilecek diğer mekanlar Vanity ve Wasted Space’ti. İster içkinizi alıp, bir köşeye çekilerek arkadaşlarınızla sohbet edebileceğiniz, ister gümbür gümbür çalan müzikle dans edebileceğiniz, isterseniz elinizdeki bozuklarla 90’lardan kalma makinelerde oyun oynayabileceğiniz bu mekanlar yeni ile eskinin buluşması gibiydi. Eskiye yolculuk yapmanızı sağlayan plaklardan oluşan bardak altlıkları, 50 yaşını devirmiş şatafatlı avizeler, Marilyn Monroe’nun Holywood’taki dostlarını ağırlarken masasından eksik etmediği kokteyl klasiği Punch kaseleri gibi detaylar ile Dolby Digital kolonlar ve Rock’n Roll temasına bürünmüş Gogo kızlarının çelik topukları ile birleştiğinde enteresan bir ambiyans oluştuğu inkar edilemez. Otelin geneline hükmeden loş ışıklandırma, söz konusu gece hayatı olduğunda yerini neonlara ve parlak taşlara bırakıyor.

HardRockHotel_Oldmagnet_06E

Erişebileceğiniz içki ve kokteyl sayısı o kadar çok ki, gece bittiğinde selofanlı gözlüklerle dolaşıyormuş gibi hissetmemek işten değil. Türkiye’deki birçok mekanın aksine, bar çalışanları ile gerçek anlamda sohbet edebiliyorsunuz.

HardRockHotel_Oldmagnet_07E

Son zamanlarda eski şatafatlı günlerini mumla arayan Vegas’ta, eskiye rağbet her zamankinden çok olur diye düşündüm. Caydırıcı olmasına rağmen turist cesaretini kırmakta başarısız güneşin altında, yaya olarak gezebildiğim son noktaya kadar Vegas sokaklarını arşınladım. Yeniyi tüketmektense, eksiye dönmeye başlayan Amerikalılar için devasa bir çölün üzerine kurulmuş bu şehir pek bir şey sunmuyordu. Çatlayan asfaltlar, devasa binalar, yüzlerce palmiye ağacı ve bitmek bilmeyen hava trafiği ile gündelik Strip atmosferi, İstanbul’da bulabileceğiniz canlılık ve çeşitlilikten çok uzaktı. Güvenlik endişelerime rağmen pes etmedim ve saatlerce yürüdüm. Yerel esnaf, market zincirleri, ünlü cafe / restaurantlar ve kumarhanelerin hemen hepsini gezdim. Birbirinin aynısı binlerce hediyelik eşya ve ruhsuz vitrinle Vegas, kupon biriktirerek tatile gelmiş Orta Amerikalılara ve Vegas’ın eski namına aldanıp gelen turistlere hayal kırıklığı yaşatıyordu. Ben yine de kendime pay çıkarmayı bildim ve bomboş Vegas sokaklarını fotoğrafladım. Benim için gerçekten benzersiz bir deneyim oldu.

HardRockHotel_Oldmagnet_10E

50’lerin banliyö yaşamından esintiler, hiçliğin ortasına inşa edilmiş sokaklarda dolaşmaya devam ediyor. Uçsuz bucaksız bir grid’in, çöl, dağ ve ufuk çizgisiyle bile sınırlanmadığını, gerçekten uzayın derinliklerine kadar varlığını sürdürdüğünü düşünüyorsunuz. Nereye baksanız, eski bir ev, eski bir sokak veya eski bir Amerikan arabası gözlerinizle buluşuyor. GM’in yaşadığı zorluklardan sonra, son zamanlarda ortalığı saran “Japon otomobili” trendine kafa tutan tek şey, bu eski arabalar. Hatta Vegas’a özel olarak, çoğu yerde balina kasa Impala’lar ve pembe Cadillac’lar da görüyorsunuz.

HardRockHotel_Oldmagnet_12E

Burasının gün ortasında, Vegas’ın en işlek ve ünlü mekanı Strip’in hemen kıyısı olduğuna inanmak zor. Post-apokaliptik bir film seti gibi görünen devasa caddeler öyle boş ki, petrolün kara tarihini yazan Amerikalıların galonlarca varil içinde yüzdüğüne inanmayacağınız kadar tek tük araba geçiyor. Evlerin kepenkleri, panjurları kapatılmış, araçlar park edilmiş, ortalık güneşin ve bulutların hakimiyetinde, Fallout: New Vegas bölümlerinden fırlamış gibi görünüyor.

HardRockHotel_Oldmagnet_23E

Araba kiralayıp, uzun yola çıktığınızda da değişen pek bir şey yok. James Cameron’ın en sevdiğim klasiği Terminator 2: Judgement Day’daki kült Sarah Connor monologuna eşlik eden Los Angeles – Las Vegas yolu gaza basıp gitmeniz için sizi bilinmeze davet ediyor. Yolda kamyoncuların durduğu mekanlar, silah ya da gece kulübü reklamları ve benzin istasyonlarından başka bulabileceğiniz bir şey yok.

HardRockHotel_Oldmagnet_11E

Bir umut, gözlerinizi gökyüzüne çevirdiğinizde de görecekleriniz belli: Uçakların bıraktığı izler, palmiyeler ve bulutlar. Uzunca bir süre “Dün, aslında bugündü.” hissiyatıyla yol gidiyorsunuz. Eisenhower’ın mirası olan bu yollar, Çin’den sonra dünyanın en uzun ulaşım ağını oluşturuyor. 1956’da, milli bir seferberlikle inşa edilmiş yolların bir çoğunda, soğuk savaş döneminden kalmış tabelalara, telefon kulübelerine ya da terk edilmiş benzin istasyonların ürkütücü atmosferine tanıklık edebiliyorsunuz. Bu tabelalardan birinde “After total war, can come total living” yazıyor. Maalesef bu tabelanın ününü duymuş olsam da kendisini görme şerefine nail olamadım. Fakat isterseniz, kısaca hikayesini anlatayım. Amerika Birleşik Devletleri’nin soğuk savaşın yeni filizlendiği dönemlerde, kafayı nükleer saldırı ile bozması sonucunda günlük hayatın her yerinde karşılaşabileceğiniz reklamlar, aşağı yukarı bu temaya sahip olmaya başlıyor. Kooperatifler nükleer sığınaklar, emlakçılar yer altı yerleşkeleri, esnaf “20 yıl dayanıklı gıda malzemesi” satmaya başlıyor. Bu dönemde (1943)  Revere’s Part in Better Living yayınlanıyor. Söz konusu eser, topyekün bir savaştan (dolayısıyla nükleer felaketten sonra) Amerikan Rüyası’nın “daha iyi şartlarla” yeniden inşa edilebilmesinin yollarını anlatıyor. Tabii ki yatırım yapılan bakır endüstrisini de yağlayıp, cilalayarak. Vegas’ında bir çölün üstüne inşa edilmesinden mütevellit, doğa ile girişilen savaşı kazandığını düşünen kurucular girişe bu tabelayı asıyorlar. Söylenen o ki o tabela, hala ilk asıldığı yerde duruyor.

HardRockHotel_Oldmagnet_13E

Güneş altında, uzunca bir yol giderken hayalini kurduğunuz en önemli şey, bir bardak buzlu su ve yiyeceğiniz güzel bir yemek için ayıracağınız birkaç dolar. Madem konumuz yemeklerden açıldı, o zaman Nevada sınırlarında yediğim en güzel tatların da minik bir listesini sunayım. Daha önce de bahsettiğim gibi, gider gitmez hayali ile yanıp tutuştuğum şey Hard Rock’ın efsanevi burger’leriydi. Los Angeles’ta yediğim Umami Burger’a kadar, yediğim en iyi burger olma şerefine nail olan OZ, bu listenin tepesinde yer alıyor. Başka bir yazıda Umami’den bahsetmek istiyorum. Şayet bir burgerkolik olarak, henüz o kadar güzel başka burger’e rastlamadım.

HardRockHotel_Oldmagnet_20E

Eğer yemeyi başarabilirseniz, hiç düşünmeden saldırın ve bu güzelliğe yumulun! Ben sağdan soldan fırlayan malzemeleri kontrol altında tutamadığım için, kibarcık gibi çatal bıçakla yemek zorunda kaldım. Dolayısı ile bu ziyafeti ithaf ettiğim Winchester kardeşlerin, durumumu tasvip ettiğini pek sanmıyorum. En azından Dean’in :) Çıtır çıtır kızarmış patates, soğan halkası, 300 gramlık et, tavuk, dana bacon, erimiş peynir, yeşillik ve özel OZ sosuyla 10. Oz, kalp krizine en çok yaklaştığım anın müsebbipiydi. Bu nedenle King of Nevada bayrağını, 10. OZ’a veriyorum :)

HardRockHotel_Oldmagnet_22E

İkinci sırada Red Robin Gourmet Burgers’te yediğim Red Robin Tortilla çorbası vardı. Rotel domatesleri, soğan, acı biber ve tavuk ana bileşenleri ile yapılan bu çorba, Amerikan mutfağının en güzel icatlarından biri. Eğer  yolunuz düşerse Red Robin’de Tortilla yemeden ayrılmamanızı öneriyorum.

HardRockHotel_Oldmagnet_17E

Ve son olarak Culinary Dropout’ta yediğim, Hard Rock’ın filtre kahvesiyle bana eşlik eden Pancake’ler. Bilen bilir, tam bir pancake delisiyim. Arkadaşım sağlıklı meyveler ve kepek ekmeği ile beslenirken, ben her tarafından şurup, bal ve dondurma akan Pancake’lere saldırıyordum. (36 bedene sığamadığı için, 12 telli bas teliyle korse yapmaya çalışırken bulundu.)

HardRockHotel_Oldmagnet_24E

Gece olup, Hard Rock’a döndüğümde, bir şekilde “eve gelmiş gibi” hissetmeyi başardım. O yüzden bir daha yolum Vegas’a düşerse, tekrar Hard Rock’ta kalmayı düşünüyorum. Ama, eğer iş nedeniyle olmazsa Grand Canyon’ı görmek dışında bir nedenle Vegas’a gideceğimi sanmıyorum.

Las Vegas & Hard Rock Hotel

Hard Rock ve Vegas mecerası, kısaca böyle. Vegas’ın artık eskiyen eğlence anlayışı, değişen dünya düzeni, Strip’i “kumar merkezinden konferans merkezine” çeviren ekonomik sarsıntılar ve türbülansın kralını yaşatan AA seferinden sonra, bir başka yazıda tekrar buluşmak üzere. Size, dünyanın en güzel “Godrays” atmosferlerinden biriyle veda ediyorum.

HardRockHotel_Oldmagnet_19E