60’larda ve 70’lerde çocuk olanlar için seçenekler belki biraz sınırlıydı. Fakat 80’ler; çocuk olmak için hiç te fena sayılmazdı. Bu yazıda, 80’lerin sonlarına doğru dünyaya gelip, 90’larda -yani bir şeylerin farkına varmaya başladığımız o yıllarda- hepimizin aklına kazınan Beverly Hills çizgi filminden, cipslerden çıkan tasolardan ya da entrikalarla tanışmamıza vesile olan Yalan Rüzgârı‘ndan bahsetmeyeceğiz. Eskiden sanal bebeğimizin karnını doyurmak belki günün en önemli endişesiyken artık iPad‘lerimizde bahşiş bırakabildiğimiz pastanelerimiz var. Bu yıllar bazıları için org’un kendi hafızasındaki demo şarkıyı çalıyormuş gibi yapmak, bazıları için on yüz bin milyon baloncuk yutmak olabilir. Bizim asıl ilgilendiğimiz konu şu: Nasıl oldu da bu kadar ‘dijitalleşebildik’ ?

Lomoclick

Şimdiki jenerasyon neredeyse doğar doğmaz iPad‘ler, dijital fotoğraf makineleri, PSP‘ler ve laptop’larla tanışırken, bizler Comodore 64‘ler, Atari‘ler, Kodak ya da Fuji fotoğraf makineleri veya Tetris‘lerle büyüdük. 2000‘li yıllar gelip çattığında hepimizi bir milenyum sevdası aldı ve bir anda, elimizde analog olan ne varsa bir çırpıda rafa kaldırdık. Söz konusu oyunlar olduğunda eski platformların devri geri gelir mi bilmiyoruz ama analog fotoğraf makinelerinin muhteşem bir geri dönüş yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Lomograhy

Kendi adıma konuşmam gerekirse, ben her zaman CD yerine kaset ya da plağı, klavye yerine daktiloyu tercih eden bir  insan oldum. Bunun nedeni son zamanlarda “Hipster” davasıyla öne çıkan “aykırı olma ihtiyacı”, “popüler olana karşıtlık mecburiyeti” ya da “rafine zevklerin insanıyım” hissiyatına bürünmek değildi. Tam tersine çocukluktan gençlik dönemine geçtiğim yıllarda kişiliğime yön veren, zevklerimi belirleyen, beni ben yapan şeylerin tamamında analog eşyaların yer tutması nedeniyle onlara bu kadar sevdalandım. 1995-2003 yılları arasında satın aldığım kaset sayısı 10 yıldır satın aldığım CD sayısından kat kat fazladır. Bir gün mutlaka kullanırım diye Sony Walkman‘imi de hiçbir zaman atamadım. Playstation‘ın oyunların gelişimi için açtığı yolun hayranı olsam da Atari kasetlerini değiştirmenin heyecanı da hiçbir zaman unutmadım. Artık bilgi oldukça kolay erişilebilir durumda… Keza teknolojik konfor da öyle. Peki ya bütün bunlara hiç erişememiş olsaydık ne olurdu? Ya ASCII karakterlerden oluşan iki saniyelik animasyonları “RESİMLİ MESAJ DEVRİMİ” olarak sunan Nokia 3210‘larımızla devam ediyor olsaydık yaşamaya? Şu an pek çok insan için akıllı telefonsuz bir gün geçirmek, neredeyse her şeyin altüst olması demek… Peki ya bunun tam tersi geçerliyse? Ya bizim için her şeyi yapan telefonlarımız ve tabletlerimiz yokken, yani eskiden daha akıllı bireyler olmuşsak?

Diana_Mini_F1

Bazen eski eşyaları dijital fotoğraf makinemle fotoğraflarken, nedense bir “olmamışlık” hissediyorum. Bu nedenle ‘Analog makinem olsaydı, bu kare nasıl gözükürdü?’ diyeceğimi bildiğim için, yanımda analog fotoğraf makinemi de götürüyorum. Fotoğrafları banyoya vermek, çıkmalarını heyecanla beklemek ve tüm bu eski usul “fotoğraf bastırma” olayına dahil olmak çok hoşuma gidiyor. Bazen günde iki film bitirirken, bazen cimrileşip çekmeye değer bir şey görmedikçe dokunmuyorum makineme… Ama kısa aralıklarla kendimi Lomography‘ nin Galata’daki dükkânında buluyorum ve eskinin yeniyle birleşiminden doğan tasarımlarına tekrar tekrar hayran oluyorum. Zaten 35 mm‘lik film bulmak ve kullanmak bu kadar kolay, ucuz ve zevkliyken kendimi dijital makinelere hapsetmeyi reddediyorum. Bu yüzden tercihlerim de genellikle 35 mm‘lik film ile çalışan fotoğraf makinelerinden yana oluyor. Özellikle Diana Mini ile çektiğim her fotoğraf, “Double Exposure” özelliği ile farklı anlamlar kazanıyor. La Sardina‘nın fotoğrafa eşsiz bir tat katan geniş açısı, Fisheye lens’lerin sürprizlerle dolu olması beni filmleri bir an önce banyolatmak için Beşiktaş’taki Foto Uslu‘ya doğru koşmaya zorluyor. Dışarıdan yepyeni görünen rengârenk analog makineler, aslında içinde özlemini duyduğumuz o eski hissiyatı taşıyor. Zamanında “eskidiği için” geçiştirdiğimiz ne varsa onlarca yıl sonra karşımıza çıkabiliyor.

Peki bir çok avantajı olan Dijital’e karşı neden Analog?

Güvenilir: En sevdiğiniz şarkıları veya özel anlarınızı kaydettiğiniz CD’ler ufacık bir çizilmeyle CD-Rom’unuz tarafından okunamazken, onlarca yıl önce karaoke yaptığınız bir kaset hâlâ bıraktığınız yerde ve dinlenmeye hazırdır. Siz onlara bir şey yapmadıkça not defterlerinize yazdığınız her satır sayfalar sararsa da okunur. Yazılarınızı ofis programlarının vicdanına bırakmayın derim!

Sağlam: Eğer bir iPhone kullanıcısıysanız ekranınız kırılmış, Blackberry kullanıcısıysanız mail programınız donmuş, Samsung kullanıcısıysanız nereden geldiği belli olmayan 10 farklı uyarı tonu yüzünden afallamış olabilirsiniz. Bunların hiçbirini o “kafaya atsan kırılır” dediğimiz telefonlarımızda yaşamadık. Ama ne yazık ki onları kullanmaya artık geri dönemeyiz. Akıllı telefonlara alıştık bir kere… Şunu da belirtmek gerekir ki geceleri partilemekten sürekli telefonunu kaybeden ve bu durumdan sıkılıp eski telefonları kullanan insan sayısı da hiç de az değil. Senaryo tanıdık geldiyse bir düşünün derim.

Riski az:  Kodak gibi filmli kompakt fotoğraf makinelerini veya daha eski ve orjinal kompakt makinelerinizi kullanırken kendinizi daha özgür hissedersiniz. Çünkü çalınması en az 2000 TL. değerindeki digital fotoğraf makinenizi kaybetmek kadar üzmez sizi. (Tabii anneannenizin gençlik makinesini kullanmıyorsanız!)

Sağlıklı: Dijitalleşen ve elektronikleşen dünyada açığa çıkan radyasyondan bahsetmeme gerek var mı? Eskiden, kanser yapıcı etkisi kanıtlanan radyasyona maruz kalmadan pek çok işi halledebilirken artık makimum radyasyonla, minimum iş yapıyoruz.

Analoge Love Album

Bu yazıyı okuyanlar, kesinlike bu albümü de edinmeli: Analog Love in Digital Times.

Images Courtesy: Mia Uhac, 333Bracket, Lomography, Natalie Spencer