Harry Potter‘ın yaratıcısı J.K Rowling kitapları 450 milyondan fazla satan, 73 dile çevrilen ve hasılat rekorları kıran sinema fadaptasyonlarıyla popüler kültüre damgasını vuran ünlü bir yazar. Yedi kitap, sekiz filmden oluşan bu dev serinin yaratıcısı olan Rowling’in Harry Potter’dan sonra ne yapacağı, en azından edebiyat kariyerinin gidişatını belirlemesi açısından çok merak ediliyordu. Yine çocuklara yönelik fantastik bir eser mi yazacak, yoksa yetişkinlere yönelik bir tema üzerine mi devam edecek, henüz Harry Potter’ın son kitabı yayınlanmadan önce bile tartışılan bir konuydu. Çocuk edebiyatına yapmış olduğu katkılardan ötürü İngiliz Kraliyet Nişanı ile ödüllendirilen Rowling’in Harry Potter’la yetişkinlerin de kalbini çaldığı bir gerçek. Peki bu sefer tam anlamıyla yetişkinlere yönelik olarak yazılmış “The Casual Vacancy / Boş Koltuk” aynı etkiyi yaratabilecek mi?

Bos_Koltuk_JK_Rowling

Ülkemizde “Boş Koltuk” adı ile Doğan Kitap tarafından, Dost Körpe‘nin çevirisi ile yayınlanan kitap ilk baskısını 2012’de Little Brown çatısı altında yaptı. İngiltere’de 27 Eylül 2012’de satışa sunulan roman, Türk okuyucu ile anadilinde Mart 2013’te buluştu. Bu döneme kadar dünya çapındaki satış miktarı -tahmin edebileceğiniz üzere- yazarın önceki eseri Harry Potter’ı geçemese bile, ilk üç haftada 1 milyon kopya sınırını aşarak başarılı bir satış grafiği çizdi. J.K Rowling’in adı ve Harry Potter’ın ünü düşünüldüğünde, bu kitabın yalnızca merak unsuru nedeniyle bile çok satacağını ön görmemek imkansız. Peki kitap dünya basını ve eleştirmenlerden nasıl tepkiler aldı? Bu sorunun cevabını “genel olarak olumlu” şeklinde verebiliriz. Rowling Guardian‘la yaptığı röportajda kitabın alacağı eleştiriler konusunda biraz endişeli olduğu dile getirirken, bir yandan da Boş Koltuk‘u yazdığı için mutlu olduğunu söylüyordu:

I just needed to write this book. I like it a lot, I’m proud of it, and that counts for me. I think it’s braver to do it like this. And, to an extent, you know what? The worst that can happen is that everyone says, ‘Well, that was dreadful, she should have stuck to writing for kids’ and I can take that. So, yeah, I’ll put it out there, and if everyone says, ‘Well, that’s shockingly bad—back to wizards with you’, then obviously I won’t be throwing a party. But I will live. I will live.

Time, The Wall Street Journal, The Guardian, The Economist, The Scotsman, The Telegraph gibi önemli yayınların eleştirmenleri tarafından ölçülü bir övgüyle karşılanan eser, konusu ve konseptinden ziyade Rowling’in nüktedanlığı ve yazım yeteneği ile anıldı. Satıştaki ilk üç ayından sonra Harry Potter gibi bir fenomene dönüşmeyeceği son derece açık olan kitap için “kendini okutan”, “eğlenceli”, “mizah dozu yerinde” gibi tanımlamalar kullanılmaya devam edilirken, çok az kimse kitap hakkında olumsuz yorum yaptı. Bunlardan biri de The New York Times‘ın Pulitzer ödüllü eleştirmeni Michiko Kakutani‘ydi. Kakutani kitaptaki karakterlerin Harry Potter’daki kadar derin ve detaylı işlenmediğini, dolayısı ile okuyucunun onların geçmişini ya da ailelerini pek de merak etmediğini belirtti. Daily Mail ise son derece sert bir üslup takınan Jan Moir‘in şu eleştirisini yayınladı:

“500 sayfa boyunca dur durak bilmeyen ve edebiyat kılığına bürünmüş sosyalist manifesto!”

Söz konusu Jan Moir olduğunda bu üsluba pek de şaşırmamak lazım. Çünkü Boyzone üyesi Stephen Gately‘nin ölümünden sadece 6 gün sonra, Daily Mail’da yayınlanan makalesi ile oldukça tepki çekmiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştı. Moir bu makalede, Gately’nin “trajik” ölümünü onun “eşcinsel” olmasına bağlıyordu.

Bos Koltuk_JK_Rowling

Benim kitap hakkındaki fikirlerim Harry Potter’dan oldukça farklı bir düzlemde şekillendi. Rowling’in Harry Potter’ın hemen ardından yeni bir fantastik eser vermemesini oldukça yerinde buldum. Bunun birkaç sebebi var;

Öncelikli nedenim edebi açıdan karşılaştırılamayacak kadar üstün olmasına rağmen, popüler kültürdeki yansıması ve ticari faaliyetleri açısından Rowling’in Stephenie Meyer ve Twilight ile bir tutulacak olmasıydı. Eğer Harry Potter’dan hemen sonra yeni bir fantastik seri üretseydi, bunun “ticari” bir hamle olduğu eleştirileri ile karşılaşabilirdi. Rowling daha cesur davranarak iddialı bir konsepti olmayan, hayatın içinden, gerçekçi bir eser vermeye yöneldi. Bu konuda ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık olsa da, zor yolu seçtiğini hiçbirimiz inkar edemeyiz. Bir diğer neden ise yazacağı yeni eserin otomatik olarak Harry Potter’la karşılaştırılacak olmasıydı. “Boş Koltuk” gibi tamamen farklı bir konsepte sahip bir kitabın bile Harry Potter’la karşılaştırıldığını düşünürsek, yazacağı yeni bir fantastik kurgunun başına neler geleceğini şimdiden öngörebiliriz.

Spoiler vermeden cevap vermek gerekirse, söylenebilecek çok şey yok.

Çünkü kitabın tüm kurgusu, herkesin hayatında karşılaşabileceği sıradan olaylar üzerine şekillenerek, kartlarını karakterlerden yana oynamaya çalışıyor. Yani Boş Koltuk‘ta olayların nasıl sonuçlanacağından ziyade karakterlerin nasıl düşüneceği ya da nasıl davranacağı üzerine düşünmeniz hedeflenmiş. İngiltere’nin orta ve alt sınıfından insanların hayatlarını temel alan çerçevesiyle Rowling, konuyu yine kendi hayal ürünü olan Pagford Kasabası çevresinde işliyor. Küçük bir kasaba olan Pagford’un sevilen simalarından Barry Fairbrother‘ın ani ölümü, Belediye Meclisi‘ndeki bir koltuğun boşa çıkmasına neden oluyor. Bu makamın tabir-i caizse istilaya açık hale gelmesiyle beraber merhumun çevresindeki insanların ihtirasları, hırsları, yalanları, hayalleri, iftiraları vb. şeyler de birer birer ortaya çıkmaya başlıyor. Uyuşturucu, ergenlik sorunları, tecavüz, aile içi şiddet vb. günlük hayatın gerçekleri sayılabilecek mevzular bu konsept dahilinde, Pagford sakinlerinin hayatları üzerinden işleniyor. Olan olaylara da ortalama 20 karakterin bakış açısından şahit oluyoruz.

En fazla ilgilimi çeken karakterler Stuart “Fats” Wall (Şişko) ve sivilceli sosyopat kankası Andrew Price oldu. Krystal Weedon‘da fazla tahmin edilebilir olmasına rağmen, “acaba başına ne gelecek?” diye meraklandığınız karakterlerden.

Kitabın genel havasını Rowling’in can sıkacak kadar bariz bir siyasi göndermesi olmasa da günlük siyasetten ayırmak imkansız. Sınıf farkları, gelir dağılımı, adalet, suç gibi konularda kafanızda belirli bazı fikirler oluşmasına neden oluyor. Karakterlerin bu konuda insanı oturup düşünmeye sevk ettiğini pek söyleyemeyeceğim. Şahsen benim kafamda toplumsal bir eleştiri yapmaktan ziyade, sınıf atlamaya çalışanları içten içe hor gören ya da vasıfsız insanların kişisel hırslarından trajikomik sonuçlar elde etmeye çalışan bir yazar profili belirdi. Rowling’in bakış açısını olması gerekenden birazcık daha yerel odaklı buldum. Bence evrensel bir toplum eleştirisinden ziyade, İngiliz orta sınıfına hitap eden bir konsept var. Belki de bu nedenle beni beklediğim kadar etkilemedi.

Kitabın “kötü” olduğunu kesinlikle söyleyemem. Rowling’in edebi kimliği satır aralarında tüm gücüyle kendini gösteriyor. Eğer bir sorun varsa, bu genel olarak hikayenin ve karakterlerin fazla merak uyandırmaması sanırım. Ben özellikle ilk 300 sayfa boyunca çok az karakterin başına ne geleceğini merak ettim. Eğer Rowling’in Harry Potter’dan ayrı olarak nasıl bir yazarlık performansı göstereceğini merak ediyorsanız, Boş Koltuk‘u alıp okuyabilirsiniz. Ama yüksek beklentileriniz varsa, bunları bir kenara bırakın derim. Çünkü Boş Koltuk okuyucuda güçlü bir etki ya da unutulmaz bir tat bırakmıyor.