Şebnem, aklına estiği gibi yaşayan, şehir hayatından, mimariden, sanattan ve ışıktan ilham alan, çok gezen ve yol almayı seven bir takı tasarımcısı. Asıl ihtisas alanı aydınlatma tasarımı üzerine. Tasarımlarında genellikle geri dönüştürülmüş elektronik malzemeler, çimento kil gibi alternatifler kullanmayı tercih ediyor. İlham kaynağı bazen mimari bir detay olabilirken bazen şehirdeki küçücük bir an olabiliyor. İşlerindeki sadeliği İskandinav zarafetinden etkilenerek yakalayan Şebnem’in, Stockholm’den yola çıktığı tasarımlarındaki mizah ve renkler, İstanbul’un büyülü ve bir o kadar karmaşık şehir hayatıyla örtüşüyor. Karşımızda şehirlerden ilham alan, şehirli ama daha çok doğa kafasında bir kadın var.

Sevimsiz ve soğuk yapılarda kullanılan çimento gibi bir maddeye nasıl oldu da hayat verip takabildiğimiz objelere dönüştürdün ve bunları insanların üzerinde görünce ne hissediyorsun?

Betona dair algımız çok ilginç aslında. İstanbullu olarak “beton kent” diye bahsediyoruz şehrimizden ve bu kötülemek için kullandığımız bir yakıştırma. Ama aslına bakarsan yaptığım işin ilham kaynağı da beton yapılar. Ters-Yüz Louis Kahn serisi tamamen Louis Kahn yapılarındaki formlardan yola çıkıyor. O formlardaki estetik, güzellik, o malzemenin de desteklediği sadelik ve denge beni gerçekten çok etkiliyor. Benim de yaptığım işlerde ön plana çıkan şey aslında objelerin formları. Bu nedenle beton gibi renk açısından da nötr bir malzeme üzerinde yoğunlaştım ki form ve malzemeler arasındaki ilişki bu sayede kendisini gösterebilsin. Ayrıca betonun malzeme olarak çoğu zaman hoşa gitmeyen olmasına karşın, Urban Bake ile bir süslenme aracı haline gelmesi ve daha “iyi, daha “şık” gözükmek için kulağa boyna takılması bana çok etkileyici geliyor. Bu çelişki hoşuma gidiyor. İnsanların üzerinde görmek dersen; işte o kısım keyif! Ben doğrudan satış anında takıyı alan kişilerle ilişkide olmadığımdan ancak bir sergide bazen bir kafede birilerinin kulağında boynunda tasarımlarıma rastlıyorum ve çok mutlu oluyorum Senin içinden gelen severek özenerek yaptığın bir objenin birinin günlük hayatına dahil olması çok keyif verici.

Hafifleştirilmiş beton kullanmak herkesin aklına gelebilecek bir yöntem değil. Açık bir kafada olmak lazım. Ne düşünüyorsun bu konuda?

Açık olmak önemli bir konu. Aslında Urban Bake’in hikâyesi de tam olarak açık olmam ve hayatımda anları- insanları- görselleri vb. birçok veriyi biriktirmemle ilintili. Urban Bake’in hikayesini de anlattım sana. İsveç’te betondan organik formlu sokak mobilyaları yapan bir mimarla tanıştığımda ilk kıvılcımını veren Urban Bake, aradan iki yıl geçtikten sonra kafamda biriken birçok hikâyenin an gelip de çarpışması ile oluştu. O beton zamanla hafiflemenin yolunu buldu.

Başka nelerle uğraşıyorsun?

Yemeyi ve gezmeyi çok seviyorum. Şu sıralar bir süredir üyesi de olduğum ‘Slow Food’ hareketiyle baya yakından ilgiliyim. İlk bulduğum fırsatta yeni yerler, yeni kentler keşfediyorum. . Bazen- ki bu ay öyle bir ay- İstanbul’da olduğum tek bir hafta sonum bile olmuyor. Sürekli hareket halinde olmayı seviyorum. Yeni yerler, yeni insanlar yenilenmek demek benim için. Yeni hikâyeler, yeni görseller ile eve dönmek demek ki bu da anlatacak konular, hayata geçirilecek yeni tasarılar anlamına geliyor.

Motton ?

Tek kelimelik cümlelik şeyleri sevmem ben pek. Bir de değişirim hep, mottom da değişir. Ama zaten mottom da herhalde “değişim, dönüşüm iyidir” olacaktır.

Doğa ?

Doğa her şey, yaşam, varoluş, aklıma gelen her şeyin kaynağı. Onun varlığını ve önemlini algılayabilmek belli bir olgunluk gerektiriyor; ya da belki de kaybetme paniği. Stockholm’de yaşadıktan sonra çok daha fark ederek bakıyorum doğaya. Güneşsiz geçen 6 ay insana çok şey anlatıyor; kaybetmek ve sonra tekrar görmek bazı şeyleri sorgulamama neden oldu. Bizdeki doğa bilinci de Gezi Parkı olaylarından sonra arttı ve bu durumdan çok mutluyum. Daha bir parklara çıkar olduk, parklarda piknikler takas pazarları yapıyoruz; birbirimize gülümsüyoruz merhabalaşıyoruz; bu çok keyifli geliyor bana. Artık şehir içinde olmaktan hepimiz çok yorulduk ve toprağa basmak istiyoruz ya işte bu güzel. Biz ölümlü kentliler bir şeyleri fark ediyor gibiyiz.

Stockholm?

Aşk. İçinde mutlu, huzurlu hissettiğim yer. Stockholm deyince ister istemez içimden bir ses “Less Is More” diyor. Azın ne kadar çok olduğunu tam olarak hissettiğin bir yer orası. Soğuk. Hava soğuk, insanlar soğuk. Öyle bir anda kanın kaynayıp da ne insanları ne de kenti sevebilirsin. O soğuğun yarattığı mesafe sana zaman verir keşfetmen için. Bir anda kendini içinde bulmaktansa zamanla keşfedip çok daha derinden algılayıp seversin kenti. İlk gördüğünde sevmezsin öyle şehri aslında. Sadece ‘güzel’ dersin. Günlük hayatın özeti gibi bir de öyle bir tasarım anlayışları ve bunu hayata dahil edişleri var ki, işte o bence yaşamadan anlaşılmaz.

İstanbul?

Urban Bake fikri Stockholm’den çıktı ama burada beslendi. İmkân, fırsat ya da şans veya sürpriz belki İstanbul. Ne olursa olsun vazgeçilmeyen, kalpten gelen bir şey İstanbul. Bağlılık işte.

Sanal doğamıza gelecek olursak sosyal medya ile aran nasıl?

En çok Instagram’ı kullanıyorum o da yeni yeni. Twitter’ım sadece var ama aktif olarak kullanmıyorum. Görsel hafızalı platformları tercih ediyorum. Facebook da daha çok iş için kullanmayı tercih ettiğim bir yer. Ama beni bana anlatan asıl olay Tumblr. Sevdiğim, ilham aldığım videoları, fotoğrafları, işleri depoladığım ve kendim için oluşturduğum bir arşiv orası.

Nereden alırız Urban Bake tasarımlarını?

Şu an İKSV Tasarım Mağazası, Galatasaray’daki B U K A, Nişantaşı’ndaki Container, Serdar-ı Ekrem’deki Lunapark, Kaş’ta Mencilis Art Silver.. Yurt dışında New york-Brooklyn’de Grippo ve Berlyn 65 adlı iki keyifli butikte var. Önümüzdeki günlerde Stockholm’de bir yer daha eklenecek listeye.

Ee tabii bir de asıl ben sipariş üzerine çalıştığımdan info@urban-bake.com ve kendi online dükkânım Urbanbake var.

Bizimle tanıştırmak istediğin biri var mı?

İlk aklıma gelen cevabı vereceğim: Spencer Finch. Özeldir yeri bende.

Fotoğraf:  Ayşin İldeş