Bir Luis Buñuel filmi izledikten sonra asla kendisini unutturmaz ve öteki filmlerin arasında kaybolup gitmez, gidemez. Burjuva yaşam tarzındaki boşluklara derin göndermeler yapan filmler çekmeyi seçen Bunuel’in filmlerini kafa dağıtmak için izleyemezsiniz. Çünkü onun filmlerini izledikten sonra hep ‘aslında’ ne demeye çalıştığını düşünür durursunuz bir süre. Gündüz Güzeli’nde Bunuel, fahişeliğe özenen bir burjuvanın hikâyesini mi yoksa burjuva yaşantısına özenen bir fahişenin hikâyesini mi asla emin olamıyorsunuz. Filmin güzelliği de biraz bu gizemli hali sanırım. Hatta bazen Gündüz Güzeli’nin gördüğü rüyaları bile gerçeklerle karıştırabiliyorsunuz.

Severine, sadık bir doktor ile evli ve rüyalarında kendisini sürekli mazoşist deneyimler yaşarken görüyor. Sonunda içgüdülerinin ve hayal gücünün sesini dinleyen Severine, kendisini bir genelevde buluyor ve orada part time çalışmaya başlıyor. İsmi de Gündüz Güzeli… Gündüzleri fahişelik yapmaya, geceleri ise kocasıyla normal bir hayat yaşamaya devam ederken, iki hayat arasında sıkışıp kalan Gündüz Güzeli’nin hikâyesinde her rüyanın bir sebebi ve her doğrunun alternatif bir karşılığı mutlaka var.

Buñuel filmlerindeki rüya ve gerçek halinin karıştığı büyülü atmosfer bu filmde de kendini fazlasıyla hissettiriyor. Film çok sert olmasına rağmen, açık syumuşak geçişli, mistik ve erotik halleriyle iz bırakmayı başarıyor. Catherine Deneuve’nun baş rolde olduğu film, Türk sinemasında da Kupa Kızı adıyla kazandırılmış, başroller Müjde Ar ve Tarık Tarcan tarafından canlandırılmıştı.