George Orwell’ ın 8 Haziran 1949 yılında basılan ve 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanan romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, beni oldukça etkileyen kitapların başında geliyor. Özellikle sorgulama kavramının çokta bilincinde olmadığımız şu günlerde inanıyorum ki romanı okuduktan sonra dikkatinizi bile çekmeyen detayların ne derece önemli olabileceğinin farkına varacaksınız.

Konusu itibariyle oldukça ses getiren 1984, tamamen distopik bir dünyada geçiyor. Ne kadar düşsel bir ortam da olsa yazarın yıllar sonrasını görebilme yeteneğine  hayran kaldım. Yayınlandığı dönemde bile akıllarda birçok soru işaretine sebep olan eser, giderek günümüzle benzeşiyor. Romanda despotizme dayalı devlet anlayışıyla yönetilen halkın yaşadığı korkular, düşünce özgürlüğünün en büyük suç sayıldığı bir düzende aklını kontrol etmeye çalışan insanların yaşadığı zorluklar, eğitim ve bilim gibi değerlerin hiçe sayılması kısacası sonsuz yozlaşma konu ediliyor. Tanıdık geldi değil mi?

Romanın ana karakteri Winston Smith, ”Doğruluk Bakanlığı” adını verdikleri bir ”yer” de çalışıyor. İnsanlar çalıştığı , yaşadığı, yemek yediği hatta yürüdüğü sokaklarda bile tele ekran adını verdikleri ses ve harekete duyarlı makineler tarafından izleniyorlar. Bu durumda hiç kimsenin ne özel hayatı ne de sisteme karşı çıkabilecek cesareti olmuyor. Dikkat çekici olaylardan biride belli saatlerde elektrik verilmesi ve kesilmesi. İnsanların ne yapmaları gerektiği devlet tarafından ‘büyük’ harflerle yazılmış. Ana karakter Winston, içinde bulunduğu sistemin kendi çıkar ve kurallarına göre tarihi yeniden yazdığını, sisteme aykırı her olay ve kişiyi tarihten istediği gibi sildiğini ve kimsenin buna karşı çıkamadığını görerek içten içe ‘düşünce suçu’ işlemeye başlıyor.

big-brother-is-watching-you-1984-george-orwell

Kendisi gibi düşünen ve yönetildikleri parti tarafından Big Brother  adını verdikleri kişinin var olmadığını bilen başka insanlarında olduğuna inanan Winston, çok büyük bir risk alarak suçunu kağıda döküyor ve bu başka insanlarla iletişim kurmanın yollarını arıyor. Ancak ondan önce Doğruluk Bakanlığı’nda çalışan Anti-Sex (sadece çocuk dünyaya getirmek amacıyla iki insanın beraber olup insani hiçbir haz yaşamamaları gerektiğine inanan örgüt) örgüt üyesi Julia, kendisiyle temasa geçiyor. Gizli gizli buluşup birlikte olmaya ve birbirlerini sevmeye başlıyorlar. Devlet yönetiminde önemli bir pozisyonda  çalışan O’Brien’ın da kendileri gibi sisteme içten içe baş kaldırmış bir düşünce suçlusu olduğuna inanarak onunla temasa geçebilmenin hayallerini kuruyorlar.

Romanın bu kısımları oldukça heyecan verici. Onların her an düşünce polisleri tarafından yakalanacaklarını hissederek kendinizi olaya iyice kaptırıyorsunuz. Beklenenin aksine O’Brien onlarla temasa geçiyor ve tele ekransız bir ortamda onlara Kardeşlik Örgütü’nün var olduğunu ve artık onlarında örgütün birer üyesi olduklarını söylüyor. Sorularının cevaplarını alabilecekleri bir kitabın kendilerine ulaştırılacağı sözü ile oradan ayrılıyorlar. Kitap ellerine ulaşsa da romanın sonunda O’Brien hakkında büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar.

Romanda  ‘SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR’  gibi devlet sloganlarına yer veriliyor. Burada devlet çift düşün tekniği ile karşıt kavramları bir arada kullanarak dogmatik gerçekliğe aykırı düşünceleri insanlara kabul ettirmeye çalışıyor. Devlet anlayışına göre insanlar sürekli savaş,yoksulluk ve hastalık olduğuna inandırılarak yozlaştırılmaya çalışılıyor.

Politik güç kaygıları ile iktidarı elinde tutabilmek için her türlü yanlış yola sapan ”devlet” sonunda Julia ve Winston’ı da ele geçiriyor. Düşüncelerini kontrol altına alabilmek için öyle işkenceler yapıyorlar ki sonunda Winston 2×2=5 diyebilecek noktaya getiriliyor.

Romanın sonunda diğer insanlar gibi Winston ve Julia da hiçbir şeyden zevk almayan,düşünmeyen, hissetmeyen, tutkusunu ve mücadele yeteneğini kaybetmiş ruhsuz insanlara dönüşüp kurulan düzen içinde onlara verilen rol neyse o şekilde yaşamlarına devam ediyorlar.

Romanda birçok noktanın bu günle örtüştüğü su götürmez bir gerçek. Peki ya sonra?