Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Onur Karazözbek’le Sidney’de yağmurlu bir günde buluştuk ve saatlerce sürecek olan röportajımıza başladık. Bir arkadaşımın referansıyla Onur’u keşfetmiştim ve Avustralya’da yaşayan bir Türk olarak yaptığı işlerin burada da duyulması gerektiğini düşündüm. Onur hem bir eğitmen, hem fotoğrafçı, hem organizatör, hem küratör, hem şiir yazarı ama her şeyden önce gerçekten kendisini sanata ve burlesque’e adamış bir insan. Kim bilir belki bir gün Türkiye’de de burlesque geceleri düzenler ve İstanbul gece hayatında yeni bir dönem başlar… Çok mu zor?

Nasıl başladı Avustralya macerası?

Bizimkiler bir şekilde beni Sidney’de hayata getirdi. İlkokulu burada okudum, sonra İstanbul’a gittik. Ortaokul ve lise zamanlarında biraz haylaz bir öğrenciydim ve uyum sağlamakta sorun yaşıyordum. Yaşım ilerledikçe sanatla daha çok ilgilenmeye, fotoğraf çekmeye ve yazı yazmaya başladım. Yazılar bir süre sonra şiire dönmeye başladı. Çoğunlukla yalnız olduğum için Kadıköy’de Akmar civarlarında dolaşırken yaşça büyük insanlarla takılmaya ve daha ilginç ortamlar görmeye başladım. Herkes gibi 90’lar ortası Beyoğlu, Karaköy, Cihangir , Leman Kültür, Penguen Cafe, Robin Hood derken Avustralya’ya geri dönme vakti geldi…

Hayatınla ilgili yapmak istediklerin nasıl şekillendi?

Hem Türkiye’deyken hem de buradayken elim hep orada, burada bir yerlerdeydi. Büyüdükçe iyice fotoğraf alanına kanalize oldum. Onun dışında yazı devam etti çünkü fotoğrafa iş olarak bakıyordum ama yazı benim hep hobimdi. Sidney’de şiir ve tiyatro festivallerinde yer almaya başladım. Beat Generation üzerine master’ım var. Hatta 1940’lı yıllardan 60’ların başına kadar olan bu dönemin müptelası oldum diyebilirim. Öğretmenlik de oradan geldi. Onu okurken Amerikan Dili Edebiyatı’nı da okudum burada. Ondan sonra master’larımı yaparken bir ara San Fransisco’da City Lights’da yani Beat Generation kültürünün kalbi olan yerde biraz zaman geçirdim. Demek istediğim fotoğraf çekmeden yazı yazmaya, gece düzenlemeye kadar muhtemelen yaptığım her şey esasında birbirine  bağlı. Eskiden düşünüyordum hep apayrı şeyler yapıyorum diye ama hepsi birbirine bağlı çünkü hepsini birlikte kullanabiliyorum. Fotoğraf çekip şiir gecelerine katılmaktan, insanlara etkinliklerde yardım etmekten, müzik ve Burlesque gecelerine kadar her şey birbirine bağlı.

Nedir bu burlesque işi?

Şu anda Sidney’de medya, dil ve edebiyat alanında öğretmenlik yapıyorum. Ne de olsa yetişkin bir işe sahip olmak gerekiyor hayatta. Ama fotoğrafçılığın yanı sıra 2007 yılından beri Gallery Burlesque adı altında Avustralya’nın en büyük “yeni akım Burlesque” gecelerinden birini yapıyorum. Eskiden her ay yapıyorduk ve her Burlesque gecesinde bir sanat galerisi açıyorduk. Resim, fotoğraf, yağlı boya gibi emeklerini sergilemek isteyen sanatçıları ağırlıyorduk. 2007 ve 2008 yılında iki tane büyük sergi yaptım. Hatta Avustralya’da modern dönemdeki ilk Pin-up sergisiydi. Sergiyi hazırlarken Vargas ve Elvgren üzerine yoğunlaşarak dijital fotoğraf ile modern bir uygulama yaratmaya çalıştım. Vargas ve Elvgren Avrupa ve Amerika’dan en meşhur Pin-up tasarımcıları ve yaratıcıları. Fotoğraf sergisinin adını ‘Better Than Cheesecake’ koydum. Sebebi de en popüler dönemde Vietnam Savaşı vardı. Amerika, Vietnam Savaşı’nda askerlerine Vietnam’a girince istihbarat için fotoğraf çeksinler diye kameralar dağıttı. Askerler ne yaptı? Yerli ve yabancı kadınların seksi fotoğraflarını çekti. Daha sonra  o fotoğrafları arabalarının, uçaklarının ve tankerlerinin üzerine yapıştırdılar. Ondan sonra espri oradan çıktı. Amerika’da en çok yenen apple pie ve cheesecake. Askerler hatunlar icin ‘Better Than Cheesecake’ demeye başladı. O ismi kullanarak sergide yarattığım aynı tarz fotoğrafları Vargas ve Elvgren kartpostal formatında yaptım. İlk açtığım gecede bir etkinlik ihtiyacı hissettim ve tek kişilik bir şovla başladım. Onu yaptıktan sonra artık hem sanat, hem müzik hem de burlesque vardı. Daha sonra başkaları sergi açmaya ben de gece yapmaya başladım. ‘Üç dört farklı sanat kesimini bir odaya tıkıp insanları 4-5 saat birbiriyle tanıştırmak’ konsept buydu. Sonra giderek büyüdü ve bugün beşinci seneye giriyoruz.

Şu an Sydney’de Burlesque dünyasında neler oluyor anlatır mısın biraz?

Yeni akım New York Burlesque’in buradaki en iyi temsilcisiyiz diyebilirim. Son dönemlerde benimle çalışan burlesque sanatçıları kendi gecelerini yapmaya başladılar. Çünkü ben artık sürekli gece yapmıyorum ve dansçılar, para kazanmaları gerektiği için küçük barlarda gösteriler yapabiliyorlar. Bu sayede Sidney’de burlesque biraz daha yayıldı ve yeniden popüler oldu. Başka büyük bir şirket daha var Newtown’da Vanguard diye. Örneğin Star Wars ve Game of Thrones burlesque’i yaptılar. Biz de Harry Potter ve Süper Kahramanlar (Marvel ve Dc Comics) burlesque’i yapıyoruz. Yaptığın gecenin tarzına göre akımın değişiyor. Vanguard’ın yaptığı burlesque’ler biraz daha klasik ve kabare gibi. Bizimkisi biraz daha parti akımını takip ediyor. Eski Kemancı’nın iki katı büyüklükte bir açık alanda, insanlar  müzik ve içki eşliğinde oturarak burlesque izlemek yerine direkt partinin içinde olmayı tercih ediyor. Dansçılar sahneden inip katılan insanlarla tanışıp sosyalleşebiliyor. Her şeyin temelinde insanları bir araya getirmek yatıyor.

Burning Man Festivali’ni yaptığını biliyorum. Biraz anlatır mısın?

Avustralya’da son 4 yıldır Burning Man festivallerini yapıyoruz ve onun ana üyelerinden biriyim. Burning Man, ilk olarak Amerika’da 90’ların başında başladı. Büyük bir sanat ve alternatif hayat festivali. Herkes bilet almak zorunda. Festivali yapan kişiden, sahneye çıkan ve yemek servisi yapan elemanlara kadar. Oraya gidip kendi kamp ve şehir alanını kuruyorsun. Kütüphane istiyorsan kütüphane yapıyorsun. Sağlık evi istiyorsan sağlık evi yapıyorsun. Bar ve yemek için de aynı şey geçerli. Her şeyi sıfırdan yaratıyorsun. Yani bir şehir kuruyorsun ve her şeyi kontrol ediyorsun. Festival bitince ise o alanda sanki hiçbir şey yapılmamış gibi temizleyip yok oluyorsun. Bazı yapılan heykel, sanat eserleri ve maskotlar festival sonunda yakılıyor. Amerika’da ilk 200 kişiyle başlayan bu organizasyona artık nerdeyse 80 bin kişi katılmaya başladı. Para kesinlikle geçmiyor ve her şey hediye ve komşuluk usulüyle işliyor. Onu 2-3 sene yaptım Amerika’da. Şu an Avustralya’lı birkaç eleman ve Amerika’dan bir grup ile Avustralya’da her sene daha büyük ve daha güçlü bir birlikteliğimiz oluşuyor.

Sanırım bu kadar çok şeyi layığıyla yapabildiğin bir ülkeyi bırakıp şu saatten sonra Türkiye’de yaşayamazsın?

Ben Türkiye’de yaşayamayacağımı 2005 yılında anladım. 2005′ de 1. İFSAK Gençlik Fotoğrafçılar Festivali vardı. Fotoğraflarımı  İstanbul metrosuna koymuşlardı ve yurt dışından katılan tek kişi bendim. Bu festivalden sonra bana sürekli e-postalar geldi. Sanat eserlerini bana geri göndereceklerini ve onlara büyük bir miktar borcum olduğunu söylüyorlardı. Ben ücretsiz olarak çektiğim fotoğrafları etkinliğe verdiğimi, sadece festivale başvuruda bulunduğumu ve onların beni seçtiğini söyledim. O dönemden sonra benim Türkiye’ye karşı hissiyatım biraz değişti. Belki yanlışım ama Türkiye’de herkes için sanat, herkes için eğlence, herkes için müzik gibi gelse de kulağa her şey belli bir kesimin elinde. Meselâ ben burada 3 haftalığına bir sergi açmak istesem alt tarafı 400 AUD. Orada ne kadar olabileceğini tahmin bile edemiyorum. Sanat ve eğlence endüstrisinden birçok arkadaşımla konuşuyorum ve çoğu yapmak istediklerini yapabilecek imkânları bulamıyorlar.

Bütün bu yaptığın işlerin arasında fotoğrafçılığın yeri senin için neresi?

Biri bana sorsa ‘Senin esas mesleğin nedir?’ diye ‘Fotoğrafçılık.’ derim çünkü en uzun zamandır onu yapıyorum. İlk başladığım günden itibaren ücret alarak fotoğraf çekiyorum. Hiçbir zaman ismim duyulsun diye bedava fotoğraf çekmedim. Kesinlikle emeğin karşılığı verilmek zorunda. Dünyanın birçok yerinde o kadar çok insan var ki eline kamerayı alıp ben fotoğrafçıyım diyen o yüzden iş yok artık. Ayda 2 kez Nikon’un Sidney’deki fotoğraf okulunda ders veriyorum. İnsanlar dünyada fotoğrafla ilgili ne olup bittiğini merak ediyorlar. O işe başladığımdan beri Türkiye’deki fotoğraf projelerine bakıyorum. O kadar çok proje gördüm ki çalıntı anlatamam. Türkiye’deki fotoğrafçılıkta ‘İnsanlar bunun orijinalini nereden bilecek ki?’ gibi bir anlayışı var. Hissiyat almak başka ama direkt kopyalamak çok yanlış bir şey. Kopyalamak ve esinlenmek arasında çok ince bir çizgi var. Çok klişe bir laf var: ‘Been Done Before’ istediğini düşün, çok orijinal zannet, mutlaka birileri önceden yapmış oluyor. Sanat yeni bir şey değil. Yapabileceğin tek şey yaptığın sanat eserine karakterini koymak. O sebepden dolayı Türkiye’de fotoğrafçılığın zor olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde burada da zorlukları var ama sonuç olarak hâlen fotoğrafçılık benim hayatımda önemli bir yerde ve bir dokümanter fotoğrafçısı olarak ne kadar zor da olsa yoluma devam etmekteyim…

Neden Türkiye’ye dönmek istemezsin?

Benim hayatım boyunca kesin olarak yapacağımı bildiğim bir şey varsa o da sanat festivalleri ve burlesque geceleri. İki ayda bir gece düzenliyorum ve istediğim her yerde bunu yapabiliyorum. Onun aracılığıyla fotoğraflarımı da biliyorlar. Türkiye’de bence böyle bir olay yok. Yıllar önce Babylon’da bir burlesque şov görmüştüm ama oradaki direkt sadece bir dansçının DJ çalarken bir kenarda dans etmesi şeklindeydi. Ama burlesque’in Türkiye için esas açılımı Huysuz Virjin karakterini yansıtan Seyfi Dursunoğlu demek. Huysuz Virjin’in yaptığı burlesque ve kabare idi. Caddebostan Maksim zamanlarını halâ hatırlıyorum. Orası ailelerin gidebildiği kaliteli bir ortamdı. Huysuz Virjin zamanında ne yaptıysa olay o. Huysuz Virjin karakteri çok ileri görüşlü ve kültürlü bir karakter ve Türkiye’de başka örneği yok. Seyfi Dursunoğlu’un yaptığını şu anda Türkiye’de modern bir şekilde yapamazsın. Halbuki burlesque’in açılımı komedi, tiyatro ve parodi demek. Birçok insanın zannettiği gibi seks ve erotizm odaklı değil. Sahneye çıkıp bir hikâye anlatarak ve seksi gözükmeyi kullanarak 5-6 dakikalık kısa bir hikâye izliyorsun. Sanatçı soyunursa soyunuyor, soyunmuyorsa soyunmuyor. Olay bu. Zaten soyununca da her şeyi görüyorsun anlamına gelmiyor. Ama Türkiye için bu tabuyu değiştirmek çok zor. Sanat festivalleri içinse yer, yardımlaşma, maliyet ve anlayış zorlukları ile deliye dönmemek için diyebilirim. Bu yüzden Türkiye’ye uzun süreliğine dönmem yakın zamanda neredeyse imkânsız. Başka bir sebepse fotoğraf. Türkiye’de çok iyi foroğrafçılar var ve  yurt dışında yaşayan iyi Türk fotoğrafçılar da var ama Türkiye’de herkes birbirini kopyalayarak bir şeyler yapıyor. Bazı fotoğrafçıların diğer fotoğrafçıların işlerine olan yorumları çok yanlış. Herkes her şey hakkında bilgi sahibi olduğunu zannediyor. Bu da Türkiye’de yaşamamak için yeterli bir sebep. Bu lafı söyleyerek de bende onlar gibi olmuş oldum esasında…

www.facebook.com/dsvisionnet

www.facebook.com/galleryburlesque