Bu yazıyı ağlayarak yazmak istemezdim. Çünkü Barış Manço hayatını tek bir şeye adamıştı; insanları sevindirmeye. Kimini şarkısıyla, kimini sözüyle, kimini arap sabunuyla yıkadığı saçlarıyla, kimini yüzükleriyle… Kimini verdiği 10 puanla, kimini programında okuduğu bir mektupla, kimini kamerasıyla. 7’den 77’ye her kesimden insana, her profilden dinleyiciye hitap etmeyi başaran enteresan kişiliği, kırılgan sesi ve güçlü yorumuyla Türk ve Dünya Müziği’ne evrensel bir anlam kattı O. Öyle bir anlam kattı ki hem de; çaresiz, mesnetsiz, sevgisiz kişilerin kirletmeye çalıştığı büyük mirasına zerre kadar zeval gelmedi. Ne Lale Manço’nun Manço soyadına gölge düşüren para-pul mevzuları, ne Sözlük’lerde ideolojik saplantıların kurbanı olmuş kirli adamların iftiraları; O’nun bir şarkısını bile yüreğiyle sevebilmiş kimseye etki edemedi.

Çektiler silahları çünkü ilahlar kurban istediler

Töreler aşk dinlemez yalnız emreder!

Ben size neden işe yaramayacağını anlatacağım şimdi. Neden O öldüğünde insanların babalarını, amcalarını, ağabeylerini, yavrularını kaybetmiş gibi üzüldüklerini… Neden tek bir gırtlak nağmesi bile olmadan dümdüz okuduğu şarkıların; en kral arabeskin, en kral alaturkanın işleyemediği kadar derine işlediğini anlatacağım. Neden Barış Manço’nun bu kadar özel olduğunu; bana özel bir hikaye ile anlatacağım ki; ölümünün 15.ci yıldönümünde O’nu nacizane anabileyim. Barış Manço ile ilgili anılarınıza, benimkilerden de küçük birer hatıra katabileyim.

Bu her sanatçının ölüm yıldönümünde gereksiz bir sidik yarışına dönen en gerçek acı, benim acım!”meselesini desteklemek için ortaya attığım bir iddia değil. Beni tanıyan herkes, benimle beraber Barış Manço’yu da tanımıştır. Arkadaşlarımın her biriyle, Barış Manço’yu konuşmuşumdur. Beraber dinlemişizdir şarkılarını… Ulusal televizyonların boktan bir editing ile sofrasına meze ettiği her ölüm yıl dönümünde; ben o gün neler yaşadığımı anlatarak birilerine ağlamışımdır. Sanki bunu yapmasam vicdanım sızlar, görevimi yerine getirememiş, vefasızlık etmiş olurum diye düşünmüyorum. İçimden taşıyor anasını satayım, istesem de susamıyorum. Konuşmak, anlatmak, yazmak, paylaşmak istiyorum. Sizinle de paylaşayım.

Ben doğduğumda; Taksim İlkyardım Hastanesi’nin bekleme salonunda sürekli Barış Manço’nun Dağlar Dağlar parçası çalıyormuş. 7 aylığım ben; hem de doğduktan sonra da yaşayacağına pek ihtimal verilmemiş 7 aylıklardanım. Ciğerlerim falan yokmuş mesela, sonradan küvezde yapmışlar beni :) Kafam portakal kadarmış, sesim cızırtı gibi çıkıyormuş. Annem babam, 2 ay boyunca hastaneden ayrılamamışlar. Ne zaman Dağlar Dağlar’ı dinleseler o günlerden bahsederler.

Annemin zamanında Cihangir’de bir plak dükkanı varmış. O yüzden benim oyuncaklarım Orhan Gencebay’ın, Erkin Koray’ın, Barış Manço’nun plakları olmuştur. Trinity’s Love Record’tan Demis Roussos’a, Zeki Müren’in Kahır Mektubu’ndan Bülent Ersoy’un erkek olduğu hallere kadar yüzlerce plağın kapağına bakarak büyüdüm ben. Belki de o yüzden tasarımcı olmak istedim; bilemiyorum. O plak kapaklarındaki detaylar beni her zaman büyülerdi. Fakat ilk Issız Adam’la türeyip, son zamanlarda iyice ayyuka çıkan plak sevdasına pek anlam veremiyorum. Ulan evde bir Dual pikap var; yıllar önce iğnesini kırmışım, devrelerini yakmışım. Yüzlerce plak şimdi bodrumda, poşetlerin, torbaların içinde çürüyor. Ben kendimi paralamıyorum da, bu son model plak sevdasına kalkan seferler şehrin hangi noktasından düzenleniyor bilemiyorum.

Evdeki plaklara rağmen, bir kaset çocuğuydum ben. Ben Barış Manço’nun kasetleriyle büyüdüm.

Kasetlerle büyümemin bir sebebi vardı tabii… Plaklar çocukların eline verilmezdi; çünkü onlar da çizip, plağı elinize verirdi :) Dağlar Dağlar’ın plağında şarkının 2 versiyonu vardı. Annemler bu şarkıyı çok sevdiğim için; ilk versiyonunu 60’lık bir kasete ardarda kaydetmişlerdi. O kaset hâlâ durur bende. En kral yeni nesil medya ortamı gelse eline su dökemez. Ben bunu hatırlamıyorum ama; söylediklerine göre saatlerce Dağlar Dağlar dinlermişim. O zaman kulaklık falan yok; tek kaset çalarlı bir teyp var. Ve ben paso Dağlar Dağlar dinliyorum. Şarkı yıllarca annemin rüyasına girmiş :)

Sonrasında; göreceli olarak daha net hatırladığım dönemler var sırada. Annem Cem Karaca, 3 Hürel, Moğollar, Erkin Koray ve Barış Manço şarkılarını doldurmuş bir 90’lık kasete. İşte Hendek İşte Deve, Ay Osman, Binboğa’nın Kızı’nı dinleyip duruyorum. Bu şarkıların her birinin bir hikayesi var. Hepsinin sözleri Anadolu’nun efsanelerinden alınmış; müzikler desen keza öyle… Mercimek kadar kafada ne sahneler, ne restleşmeler, ne aşklar dönüyor. Barış Manço söyledikçe ben klip çekiyorum. Erkin Koray’ı anlamıyorum o zamanlar. Cem Karaca’dan ise korkuyorum :) Cem Karaca’yı düşündüğümde aklıma gelen soğuk bir“DEVLET” imajı vardı kafamda… Bu eşleşmeyi o yaşta nasıl yaptığımı bile bilmiyorum.

Modern müzik tacirlerinin, Sözlük bebelerinin ve kendini “bilirkişi” ilan eden ideolojik matkapların iddiasıdır hep; “Barış Manço’nun şarkıları basit” derler. Buna dayanak olarak sundukları şey de şudur; “Barış Manço’yu en çok çocuklar sever.” Ben de bunu çok düşündüm. Acaba Barış Manço’nun diğerleri arasından sıyrılmasına neden olan şey; -orijinal imajı dışında- akılda kalan, popüler müzik kurallarıyla yazılmış basit şarkıları mıydı?

Hayır.

Barış Manço’nun şarkıları basit değil, sadedir. Avrupa’da peşinden koştuğu zengin ve cesur deneysellik ile Anadolu’nun sade büyüsünü birleştirmiştir. Her şarkısında bir hikaye anlatır. Her şarkısında akılda kalacak bir söz söyler. Barış Manço’nun şarkıları masalların arasına müzik serpiştiren, hikayelerin özüne ses veren bir biçimdedir. Misal bir Hal Hal’ı, bir İşte Hendek İşte Deve’yi, bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yı dinlerken; o hikayenin Soundtrack’ini dinliyormuş gibi hissedersiniz. Çocuklara hitap eden özelliği budur Barış Manço’nun. Başka bir sanatçının çocuklar için bestelediği şarkılar efsane olmaz ama (Örn: Kayahan) Barış Manço’nun ilan-ı aşk edemediği sevgilisi için bestelediği Domates Biber Patlıcan; tüm çocukların ağzına pelesenk olur. Bir yetişkin her türlü kaygıyla sevmediği birşeyi zorla sevebilir ama bir çocuğa sevmediği birşeyi zorla sevdiremezsiniz. O yüzden Barış Manço’ya duyulan sevgi, en cool müzik adamları için bir meta şeklinde pazarlanan sevginin fersah fersah ötesindedir.

Tabii Barış Manço’yu tek başına ele almak mümkün değil; ardında koskoca bir Kurtalan Ekspres gerçeği var. Ama bu Ekspres’in lokomotifi her zaman Barış Manço’nun renkli kişiliği olmuştur. Müziğine yansıyan sevecenliği, merakı, enerjisi ve mütevaziliği Barış Manço’yu senfoni besteleyen dehaların ötesine taşımıştır.

Tekrar kişisel mecralara dönecek olursak…

Bu karışık 90’lık kasetten sonra hatırladığım şey; yine bir başka 60’lık kasettir. Barış Manço’nun deliler gibi dinlediğim, tutkun olduğum, kişiliğimi yönlendiren, içimdeki anlamlı duyguları ilk kez yeşerten muazam şarkıları…

İlk yüzde Dönence’nin köklerini besleyen; babamın ilk profesyonel müzik aleti Korg 700s Synthesizer’ın evimize girmesine neden olan 2023 parçası. 1975’te çıkan albümüne adını veren bu parça; benim ben olmama neden olan ilk Barış Manço şarkısıdır. Sonra İkinci yolculuk (2024) gelir. Babamın bunun piyano melodisini çaldığını anımsarım. Son sırada ise en net anılara sahip olduğum, ve en sevdiğim Barış Manço şarkılarından biri var; 2025. Bu şarkıyla ilgili anılarımı anlatsam, bana gülersiniz. Ama madem konu Barış Manço; o zaman iki çocuğun dünyasına bugün bile gülümseyebildikleri bir hatıra ekleyen 2025’in hikayesini anlatmasam olmaz.

Cihangir’den Fıstıkağacı’na taşınmıştık. (İlkokula yeni başladığım dönemler…) Aynı apartmanda benden 3 yaş küçük, Cansu diye bir arkadaşım vardı. Babamın çocukluk arkadaşının kızı… Bize geldiğinde sürekli Barış Manço kasetlerini dinlerdik. Çünkü ben ona bu şarkılarla beraber bilim-kurgu hikayeleri anlatırdım. Bir-iki sene evvel kendisiyle buluştuğumuzda benim yüzümden bu şarkıdan ve Barış Manço’dan yıllarca ürktüğünü söyledi :) Ona Üsküdar’daki Fethi Paşa Korusu’na uzaylıların indiğini; Batman’in uzaylıları kovaladığını ve bu seslerin o sırada çekildiğini anlatmışım :)))) (Muhtemelen o sıralarda izlediğim E.T. ve Batman filmlerinin etkisinde kalmışımdır.) Şimdiki kafamla dinlediğimde bakıyorum da; şarkının başındaki sesler harbiden bir çocuğu altına sıçırtmak için, ya da kafasından hikaye uydurması için yeter de artar bile :)

Geçenlerde eski bir Roland E-86’da bu şarkının başındaki enteresan Snyth kaosunu yaratmaya çalıştım. O aleti bilenler; ses bankasında nerelere bulaştığımı hemen anlamıştır :) Bir dahaki sefere yaptığım denemeleri kaydetmeyi düşünüyorum, sizinle de paylaşırım. (Barış Manço bunları  Roland SH3A ile yapmış; yıl 1981. Bu albümün 1991 edisyonu var şu an bende.)

Barış Manço’nun diğer albümleri ve şarkıları ile de yüzlerce anım var. 24 Ayar, Değmesin Yağlı Boya, Sahibinden İhtiyaçtan… Ama en sevdiğin albümü hangisidir? diye soracak olursanız 2025’i de içinde bulunduran Sözüm Meclisten Dışarıdır. O albümdeki her şarkının yeri ayrıdır bende.

Adem Oğlu Kızgın Fırın Havva Kızı Mercimek, Ali Yazar Veli Bozar, Arkadaşım Eşek, Gül Pembe, Hamburger, Alla Beni Pulla Beni, Ce Sera Le Temps, Hal Hal, Dönence ve Sözüm Meclisten Dışarı. (1991 versiyonunda bu şarkının adı CACIK olarak geçiyor; ben de hep öyle anmışımdır.)

Velhasıl yazmaya kalksam, benim doğumumdan onun ölümüne, sayfalarca sürecek anektodum var.

Bugün Bayram, Dört Kapı, Söyle Zalım Sultan, Lahburger, La Casa Della Mamma Tulipano, Mahkum, Abbas Yolcu, S.O.S. Aman Hocam, Düriye, Olmaya Devlet Cihanda, Osman, Al Beni, Kol Düğmeleri, Can Bedenden Çıkmayınca, Hayır gibi adını anmadığım, her birinde gizli bir dünya yatan şarkıları var.

6 yaşındayken köpek gibi ezberlediği halde, bugün büyüdüğü için götü kalkanların dalga geçtiği bir AYI var.

Gül Bebeğim var.

Radyasyon gibi delip geçen, bünyeye girdikten sonra eskisi gibi kalmaya müsade etmeyen bir “Senden Öte, Benden Ziyade” var.

Ne şanlıyız ki müzik tarihimizde Barış Manço diye bir adam var.