Andre Bazin, sinema kuramı denince akla gelen ilk isimlerden biri. “Sinema Nedir?” kitabının arka kapağına göre bir film filozofu. Fransız “Yeni Dalga” akımının, İtalyan “Yeni Gerçekçi” tarzının ve Auteur kuramının fikir babası, Fransız sinemasının basındaki bel kemiği olan Chaiers du Cinema’nın kurucusu ve “Sinema hayattır!” düsturunu benimsemiş, meslek hayatı boyunca da benimsetmeye çalışmış bir duayen. 40 yıllık kısa yaşam süresinde, geriye çok önemli bir miras bırakmış sanatsal bir dahi. Bugün okullarda okutulan “Sinema Nedir?” kitabı 1958 – 1962 yılları arasında “Qu’est-ce que le cinéma?” başlığı altında yazılmış yazılarının derlemesinden oluşuyor. Tabii ki, 7.ci sanat olarak anılan sinemayı yalnızca Bazin’in kuramına ve yaklaşımına göre tanımlamak olası değil. Ama fikirlerinin zamanının ötesinde olduğunu ve modern sinemanın bugününe ve geleceğine, kendi döneminden başlayarak ışık tuttuğunu düşünüyorum. Bence bildiğimiz anlamı ile film eleştirmenliği de Bazin’in tarzı ile şekillenmiş ve kendi endüstrisini oluşturmuş sayılabilir. Ya da en azından katkısı çok büyük diyebiliriz.

Büyük Fransız yönetmenlerden Jean Renoir, Bazin’in konumunu şöyle özetlemiş:

“Çocuklarımız ve torunlarımız, geçmişten arta kalanları araştırırken değeri ölçülemez bir kaynağa sahip olacak; baş uçlarında Bazin’i bulacaklar. Çünkü günümüzün kralı olan sinemanın bir ozanı var ve bu ozan Bazin. Alçakgönüllü bir dost olan bu adam, hastalığın pençesinde eriyip, vaktinden çok önce ölürken, geçmişin ozanları nasıl krallarını taçlandırdıysa, aynı o şekilde sinema sanatına saltanat payesini verdi. Gelecekteki insanlar, sinema sanatına yönelik yanlış inanışları ortadan kaldıran bu soylu ruha çok şey borçlu. Bazin’in etkisinin yıllar boyunca, hiç eskimeden süreceğine hiç kuşku yok.”

Sinema tarihi okumak ya da bu sanatı icra etmek belli bir birikim, üstün bir zeka ya da entelektüel bir uğraş edinme arzusu gerektirmiyor. İnanın, bence bu işin temelinde tarihçilerle aynı güdü ve beceriler var diyebiliriz; koruma iç güdüsü, merak ve sabır. Temeldeki hikaye anlatma ihtiyacı ya da sosyal mesaj kaygısı, toplumsal ekonominin ve modern felsefenin hayatımıza girmesi ile gelişmiş yan etkileri. Hatta, birçoğu toplum mühendisliği için icad edilmiş propaganda sanatının sonuçları… İşin en başında, varlığın soyut uzantısı olan benliğin ve fikirlerin korunması ve zamana dirençli biçimde saklanması ihtiyacı yatıyor. Bazin’e göre plastik sanatlar psikanaliz ile incelenseydi ölülerin mumyalanmasındaki temel amaç karşımıza çıkardı. İlkel dönemlerden günümüze gelen kalıntıların sosyolojik ve antropolojik yönü incelendiğinde, resim, heykel ve yontu sanatının temelinde varlığın devam ettirilmesinin amaçlandığı görülür. Ya da mağaralarda bulunan kalıntılarda, başarılı geçen bir av sonucunda yakalanan hayvanın bir bölümünün kil ile örtülerek saklanmaya çalışıldığı gözlemlenir.

Sanat ve uygarlık zaman içinde geliştikçe, bu “koruma ve geleceğe ulaştırma çabasının” insanlığın ortak mirası üzerindeki etkilerinin arttığını görüyoruz. Bireysellik bilinci ile beraber toplum olma bilinci de farklı seviyelerde de olsa artıyor. Bir firavun toplumsal geleneklerin ve dini inancının etkisi ile bedenini mumyalatırken; 15. Louis Le Brun’a portresini yaptıracak, Marilyn Monroe Arthur Miller’ın entelektüel çevresi ve birikimi altında ezildiğini düşündüğü gerçek kimliğini, yapımcılığını üstlendiği bir film ile tarihe kazandırmak için uğraşacak, Stoya endüstrinin kendi zehrini kullanarak, erkek egemenliğine karşılık verebilmek için inandığı en etkili yöntem olan porno filmlerde oynayacak, ben de varlığımı zamana karşı muktedir kılabilmek için bu blog yazısını yazacağım. Bunların hepsinin temelinde, zamana etki edebilmek ve onda iz bırakabilmek ihtiyacı yatıyor. Tabii ki ortak amacı “yaratmak” olarak tanımlanınca, bütün sanat disiplinlerinin eridiği pota da temelde aynı. Ama sinemayı bunlardan ve plastik sanatların genelinden ayrı kılan birşey var; o da gerçeklik.

Bazin’e göre görüntüler; bizim maddeleri hatırlamamıza yaramaktadır. Bugün, görüntü oluşturulmasının temel sebebi bedensel olarak bizi ölümden korumak ya da ölümden sonrasına taşımakla ilgili değildir. Şimdilerde görüntüler, gerçeğe birebir benzeyen bir nesne / duygu simüle etme becerisini kullanarak, zamana karşı dayanıklı ideal bir dünya yaratımı amacını gütmektedir. Eğer plastik sanatlar tarihinin temeline bakarsanız, bunların da estetik kaygılardan daha çok psikolojik istek ve ihtiyaçlardan kaynaklanarak ortaya çıktığını görürsünüz. Bazin’e göre bu benzerliğin öyküsüdür ve isterseniz buna “gerçekliğin” öyküsü de diyebilirsiniz. Teknolojinin gelişmesi ile yaratılabilen alternatif gerçekliklerin tanım ve sınırları de doğru orantılı olarak gelişmiş ve farklılaşmıştır. Peki sinema sanatının belkemiği olan fotoğrafın, gerçekliğin öyküsünü yazmaya başladığımız mürekkebin ilk damlası olmasını sağlayan şey; yalnızca teknolojik bir gelişmenin yarattığı tetikleme miydi? Tam olarak değil. Fotoğraf, geçen yüzyılın ortalarında ortaya çıkan ruhsal ve teknik bir krizin doğal sonucu olarak doğdu ve uzantısı olan sinema; Barok resim sanatı ve rönesans devriminin devinimi ile oluştu. Bu yüzden Bazin’e göre, sinemanın temel taşı olan fotoğraf plastik sanatlar tarihinin en önemli icadıdır ve bu Batı’nın sanat tarihinin yepyeni bir boyut kazanarak, gerçekliğin öyküsündeki yerini almasına yardımcı olmuştur.

Bazin’in Sinema’ya ve onun temel yapı taşı olduğuna inandığı Fotoğraf sanatına bakış açısını sayfalarca yazsam da özetleyemem. Fakat yine de yönlendirici bir giriş yaptığımı düşünüyorum. Eğer sanat tarihi, sosyoloji, Sinema tarihi ve sosyal antropoloji ile ilgileniyorsanız, sadece sinema sanatının ne olduğunu sorgulamak için değil, medeniyetimizin kültürülel birikimine yönelik yazılmış detaylı, irdeleyici ve aydınlatıcı bir kitap olan Sinema Nedir?’i okumanızı kesinlikle öneririm. Piyasada kitabın çeşitli baskıları var, ben İzdüşüm Yayınları’ndan çıkmış 2007 baskısını okudum. Çeviren İbrahim Şener.