Kendisi ressam olmasına rağmen izlediğimiz filmlerde, okuduğumuz kitaplarda, giydiğimiz t-shirtlerde ya da dinlediğimiz müziklerde dahi izi olan bir tasarımcıydı Giger. 70’lerin sonunda “Alien” filmiyle yeryüzüne yayılan o karanlık hayal gücü, bugün bile etkisini sürdüren bir tasarım ekolü yarattı.

İsviçreli bir sürrealist olan Hans Rudolf Giger; çağının ve akımının ötesindeydi. Bilimkurguda formülü hâlâ bulunamayan o tuhaf, tehditkâr, keskin ve aidiyetsiz sınırlarını çizdi. Günümüzde Alien: Isolation gibi projeler ile yeni çağa aktarılmaya çalışılan bir bütünselliğin baş mimarıydı o. Ve bugün, 74 yaşında, arkasında bıraktığı dev mirasın azametiyle yaşamın ışığına veda etti.

Yabancı, ürkütücü, keskin ve karanlık bir sanat!

Monokromatik tuallerin ve kabûslarla dolu diyarların üstadı olan Giger, bildiğimiz şekliyle “Alien” adı verdiğimiz yaratığın babasıydı. Fakat Hollywood tarafından kutsanmış ününün gerisinde yer yer okült, kimi zaman ruhani, kimi zaman bu dünyaya ait olamayacak kadar yabani bir hayalgücü ile üretiyordu herşeyi.

Hiçbir işi, kolay tanımlanabilecek şekilde belirgin motiflerle sahip değildi. Örneğin Baphomet‘in tarot kartlarında, uluslararası komplo teorilerinin baş mümessili sayılabilecek Reptillian‘ları simgeleyen bir ana kraliçe vardı; arkasında pagan yıldızı, WASP‘ın gözleri ve antik medeniyetlerin illustratif favorisi olan hayvan / insan kırması Baphomet ile.

İmtina etmeden kullandığı kadın vücudu, en ücra anotomik detayları ile ile kimi zaman doğurganlığı, kimi zaman ölümü, kimi zaman yok oluşu, kimi zaman bereketli ve doğal bir varsıllığı simgeliyordu.

Yılanlar, makinalar, göz yaşları, kuru kafalar, silahlar ve pubik dekorasyonlar Giger evreninin temsilcileriydi. Umuyorum ki sürekli endüstrileşen bir toplumda, tanımsız bir bilinmezliğin efendisi olmayı başarabilmiş Giger; henüz bugün gittiği o yeni yere, daha yoldayken şu düşünceyle alıştırmıştır kendini:

“Her sabah düşüncede ölün. Artık Ölmekten korkmazsınız o zaman.”