Masamıza gelen yemeğin öncesini araştırmak istemeyenlerimiz kendini şanslı hissedebilir; ama aslında onlar da biz bilmek isteyenler kadar şanssız. Çünkü cehaletin mutluluk getirmediği ender anlardan biri, o yemek vücüdumuza girdikten sonraki an; sonuçta ne yiyorsak oyuz.

Yiyeceklerimizin kaç kalori olduğunu, ne çeşit yağ içerdiğini araştırmayı öğrendik. Zaten çoğumuz en basit açıklamayla çok fazla yediğimiz için şişmanlıyoruz. Bazılarımız ise dünyanın en ünlü anoreksiği Karen Carpenter gibi obsesif; ne kadar zayıflarsa zayıflasın dar kesim jean’lerin içinde katana gibi durduğunu düşünüyor. Hele son zamanlarda, beslenme alışkanlıkları söz konusu olduğunda sosyal medyayı kasıp kavuran tüm geçici heveslere, son kurtarıcı gibi sarılan bir kitle de yok değil; spirulina iksirinden çarkıfelek meyvesi özüne kadar… Gereksiz derecede pahalı restaurantlarda sırf sonradan görmenin biri, kendinden mütevellit bir titr ile bir güzelleme yazdı diye saatlerce sıra bekliyoruz. Amerikan yemek kitaplarından devşirilmiş ve evde yapılamayacak kadar karmaşık yemekleri küçük porsiyonlara sıkıştırmış şeflerin damak tadıyla şanlanmak için…

Kinoa Gerçeği 01

Vegan diyetlerden, detoks bombalarına, taş devri simülasyonlarından kuyruk yağı festivallerine rüzgar gibi geçip duruyoruz. Ama bunların hepsinin üzerinde olan, kimse tarafından tartışmaya cesaret edilemeyen, hatta arkaplanında ne olursa olsun etiketine güvenerek aldığımız bir gıda türü var ki işte beni en çok meraklandıran da o: Organik gıda.

Bunun için ‘gelişmekte olan’ kategorisine girsek de üretim teknikleri açısından pek de farklı olmadığımız üçüncü dünya ülkelerinden başlayıp, mutfaklarımıza kadar gelen organik gıda kavramına detaylı bir sorgulama ile yaklaşmak istedim. Nedir bu organik gıda tantanası? Bu endüstrinin bilinirliği, çeşitliliği, güvenilirliği ve sempatizanları her geçen gün artsa da herşey TV’lerde duyduğumuz, gazetelerde okuduğumuz gibi mi? Çok büyük dağıtımcıların, marketlerin ve markaların bile raf ürünlerini ‘organik’ olarak işaretlemeye başladığını düşünürsek eğer, küresel dağıtım ağına girmeyi başarıp, katkılı gıdalarla yarışabilmek için evimizden çooooook uzak kaynaklardan gelen bu ürünlere ne kadar güvenebiliriz? Sizce hemen her konuda olduğu gibi burada da ticari ve hatta politik bir kirlilik olma şansı yok mu?

Kinoa Gerçeği 02

Bu kimse için olmasa bile, kendime karşı edindiğim bir görev. Bu sorunun cevabını almak istiyorum. Bu yüzden ticari itibarını zedelediğim için avukatları ile cebelleşmek istemediğim, etiketli bir organik ürünün yolculuğunu araştırmaya ve geriye doğru giderek, ne gibi süreçlerden geçtiğini öğrenmeye karar verdim. Bu makale üçüncü dünya ülkelerini ya da organik tarımı kötülemek için yazılmış bir yazı değil; zaten beş parmağın birinin de bir olmadığını biliyoruz. Fakat tüketici güvenini istismar edip, organik sözcüğünün berrak suları arasına sızarak kıyımıza ağzında bıçakla yanaşanlar da var. Bu nedenle ‘organik’ sözcüğünün ayrıcalıklı gurme çevreleri dışında, ortalama gelir düzeyine sahip insanların tükettiği gıdalar için ne anlama geldiğini görmek istedim. Bir muza ‘organik’ etiketiyle taçlandırıldığı için biraz daha fazla para vermemizin geçerli bir nedeni var mı mesela?

Eğer obezite ile boğuşan Amerika’da bile 90’larda yeni yeni pıtırcıklanan organik gıda pazarının 20 senede 30 milyar dolara yakın bir pazar payına ulaştığını bilirseniz, belki de bizi kandırmak isteyen gıda üreticilerinin neden bu kadar ‘iştahlı’ olduklarını daha iyi anlayabilirsiniz. Peki bunu nasıl yapıyorlar? İşte bu uzun girizgahın ardından yazmak istediğim asıl şey bu. Tıbbi yeterliliğim olmadığı için besin değeri, çölyak hastalarına uygunluğu, protein dönüşümü gibi şeyler konusunda ahkam kesmeyeceğim. Ben, işin daha farklı bir boyutundan bahsetmek istiyorum. Kişisel bir maceranın ışığında öğrendiğim şeylerden…

Kinoa Gerçeği 03

Geçenlerde büyük bir alışveriş merkezinden, ünlü bir markanın ithal ettiği organik bir ürün aldım; Organik Kinoa. Piştiğinde tadı epey ekşimiş gibiydi ve kokusu da pek iç açıcı değildi. Organik ürünlerin, gıdaları lezzete bulayan yapay katkı maddelerinden barındırmadığını bildiğim için ‘Acaba organik olduğu için mi böyle?’ diye düşündüm. Hayır, gerçekten de ağza konulmayacak kadar tuhaftı. Sonra içindekiler etiketini kontrol ettim; bu organik ürünün el değmeden Bolivya‘da üretildiğini söylüyordu. Rüşvetin, kokainin ve her hafta değişen hükümetlerin memleketi olarak bildiğim Bolivya’da. Bu Cuma pazarındaki Çengelköy hıyarına ‘hormonlu’ diye yüz çevirip, Bolivya’dan gelen bir bilinmezliği satın almakla eş değer olduğu için paketlenmiş organik ürünlerin ne kadarının üçüncü dünya ülkelerinden ithal edildiğini merak ettim. Henüz 2009’da, tüm dünya ülkelerinde 30 milyon hektar üzerinde alanın organik gıda sertifikası aldığını; BM‘nin Organik Tarım ve Gıda Raporu‘nda organik tarım için ‘gelişmiş ülkelere özgü bir fenomen olmaktan çıkmıştır’ ifadesi kullandığını öğrendim. Peki sadece bu ürün özelinde düşünürsek, aldığım şey ne kadar ‘organikti?’

Glutensiz olduğu için son dönemlerin yükselen değeri Kinoa, Latin Amerika’nın dev adımlarla büyüyen organik tarım ihracatının en büyük yıldızlarından biri. Son zamanlarda Kinoa piyasası giderek yükselen fiyatlar için komplo teorileriyle çalkalansa da, yaptığım araştırmalar sonucunda meselenin daha karanlık bir yüzü olduğunu öğrendim. Yoğun olarak Güney Altiplano bölgesinde yerleştirilen bu tahıl, artan talebe yetişilemeyince traktörlerin kullanılabileceği başka bir alana kaydırılmış ve üretim şekli de tamamen değişmiş. 1980’lerden önce gerçekten organik tarım standartlarına uygun olarak üretilen, içinden taş çıkması olası Kinoa’lar gitmiş yerine toprağı çöle çeviren ve hatta organik demenin imkansız olduğu gübreleme teknikleri ile nadasa bile bırakılmadan sömürülen, yapay tarlalar gelmiş. Hatta şu anda durum öyle trajik ki Kinoa üreticileri, artık eskisi kadar besleyici olmayan mahsüllerini yeterli parayı kazanamadıkları için kendileri bile tüketemiyorlar. ‘Organik’ etiketiyle, özellikle birinci dünya ülkeleri ve Amerika’ya pazarlanan Kinoa hasılatının tümünü satıp, kendilerini ve ailelerini daha ucuz alternatiflerle (makarna, bulgur vs.) besliyorlar. Yani organik ürün marketinin çılgıncasına artan talebini karşılayamadıkları için kendi ekosistemleri de bir anlamda çökmüş. Bugün Time‘da yayınlanan bir makalede Kinoa’dan Bolivya’nın yüksek vadilerinde genetiği değiştirilmiş ürünleri yasaklamış bir hükümetin kültürel mirası olarak yetiştirilen organik muzice olarak bahsedilse de, onların da verebildiği güvenilirlik oranı, kendi politik ajandalarının payı da düşünülürse en fazla %90’larda. Yani benim kilosunu 50TL’ye aldığım Kinoa’nın Benjamin Huarachi‘nin yüksek tepelerinden mi yoksa Andeanlı dar gelirli köylülerin, tarım ilaçlarıyla zehirlediği tarlalardan mı geldiğini bilmiyorum.

Eğer siz de sağlıklı olduğu iddia edildiği için ya da gluten hassasiyeti geliştirmeniz nedeniyle oldukça pahalı fiyatlara satılan Kinoa’ya gözü kapalı güvenenlerdenseniz, kendi araştırmanızı yapmanızı öneririm. Çünkü benim öğrendiklerim, organik gıda sektörüne olan inancımı epey zayıflattı. Güvenim tazelenene kadar da canımız ciğerimiz köy bulguruna devam.

Kaynaklar:

Kaynak / Kaynak / Kaynak / Kaynak