Minneapolis, 2013 Temmuz ayı: Sam France, arkadaşından bulduğu sahte astragan kürküyle kuliste on beş dakikadır açmaya çalıştığı şampanyayı arkadaşının suratına doğrulturken Foxygen‘in ikinci albüm afişi metro ve otobüs duraklarında yerini çoktan almıştı. Grubun ilk albümü değildi bu oysaki; 2012’de çıkardıkları Take the Kids Off Broadway çeşitli müzik muhabirlerinden “yeterince dinlenilebilir değil” damgası almış, albümün 7 şarkılık olması da zaten “tuhaf gürültü” olarak nitelendirilen bir ön yargıyla birleştiğinde, çabalar istenilen yere gelememişti. Çok da önemli değildi belki, Foxygen tarafında keyifler yerindeydi: Sam France ( vokal ) ve Jonathan Rado ( klavye-vokal ) 15 yaşında orta okuldan tanışıyorlardı. Kendilerini ve birbirlerini bitmek bilmeyen bir 60’lar merakı içinde bulan iki genç, okuldan sonra Sam’in babasına ait garajında ellerine gitarlarını alıp sesi sonuna kadar açıyor, başlangıç noktası saf gürültü ve delirmeceyle başlayan ilk deneysel adımların en heyecanlı saatlerini yaşıyorlardı.

15 yaşında neler hissetiğinizi en son ne zaman hatırlamaya çalıştınız?

Tebessümle anlayalım: Müzik sizi en savunmasız yaşlarınızda bulur ve mahveder. Düzgün yemek yemeyi bırakır, dişlerinizi her gün fırçalamayı gereksiz bulursunuz. İnsanlarla iletişim kurmak artık bir kabustur. Sevdiklerinize durumu tam olarak anlatamaz, siz de anlayamazsınız. Ve gecenin sonunda bütün bunlara sebep olan meretle yatağınızda baş başa kaldığınızda kendinizi tuhaf bir aşk-nefret ilişkisinde bulursunuz. Karanlık bir odada, görüş açınız tavandır, kulaklığınız takılı, gözleriniz kapalıdır. Sesler aklınızı çeler, müzikle senkronize hayaller kurmaya çalışır, dinlediğiniz parçayla çok yasak bir şey yaptığınızı düşünürsünüz. Bu suçluluk duygusu bir kere içinize girdi mi geri dönüşü olmayan bir dünyaya adım atmış olursunuz. The Rolling Stones 45 sene önce Sympathy For The Devil derken belki de insanlara bundan kast etmeye çalışıyordu: Genç kız ve oğlanlar, aile evlerinin buz dolaplarına astıkları bir kağıt parçasına üç cümleyle hayatlarını değiştiren manifestolarını ilan ediyorlardı: “Anne, baba… Bir süreliğine yokum. Sizi çok seviyorum. XX.” 

Minneapolis’teydik: Foxygen, ikinci albüm We Are the 21st Century Ambassadors of Peace & Magic turnesinin haftalar öncesinden sold out olmuş ikinci konserine çıkarken Sam France çakma astragan kürkünü çıkarmamakta bir sakınca görmüyordu. Her şey birdenbire olmuştu. Belki yerler gerçekten kaygandı, belki de Sam France sahnede ara ara yudumladığı Rose şarabından fazla içmişti: Şarkı esnasında yere düşen France bacağını kırmış, Foxygen yeni albümün ilk turnesini ( Avrupa turnesi dahil ) ertesi sabah sitelerinden iptal ettiklerini duyurmuştu. Çok sonraları Jonathan Rado, köhne bir İngiliz bahçesinin arka duvarına yaslanarak şöyle diyecekti: “Shit.. It happens once in a while…”

Foxygen2

Kırık bir bacakla stüdyoya giren Sam France ise belki de kendine yapabileceği en büyük iyiliği yapmıştı ve grupla kapanarak üçüncü albümün ilk adımlarını atmaya çalıştı. Grupta büyük bir değişime gerek yoktu, yolculuklarına en başından beri psychedelic müziği merkeze koyarak ilerlemeye çalıştılar ve bunu sevdikleri çok belliydi. Geçen sene single olarak çıkardıkları We Are the 21st Century Ambassadors of Peace & Magic  parçası dinleyicide mega bir hipnoz etkisi yarattı; referansları o kadar kuvvetli ve belliydi ki insanlar Sam France için “küçük bir Morrison yetişiyor” benzetmesi yaptı.

Foxygen dinlerken aklımıza çıplak ve renkli ampullerle donatılmış açık alan kabare tiyatroları geliyor. Parçalarındaki dengesiz iniş-çıkışlar kuru bir psychedelic akımın ötesine, The Doors’un Soft Parade’da tanıttığı müzikal gösteriye, müzikten çok her şeyin bir tiyatro oyunu olmasına, birbirine hayali çizgi film fantazileri, sinematik şovlar ve kükreyen aslan ve çığlık atan renkli papağanlarla bağlanan tuhaf ve uzun bir rüyaya, hiç bitmeyecekmiş gibi devam eden bir sirk gösterisine işaret ediyor.

Ancak “altın dokunuş” kuşkusuz Sam France’dan geçiyor: Canlı performansları ve geçen Temmuz ayında yayınlanan How Can You Really parçasının klibi France’in nasıl bir vokal olduğunu çok güzel özetliyor. Aşırı şekilde benzeyen Mick Jagger-vari dansı ve elastik vücudyla artık indie/psychedelic rock gruplarında çok çok çok çok nadir gördüğümüz “eskiden insanlar rock dinlerken dans ederdi” özlemini tekrardan gündeme getirdi. Sahnede enerjisiyle aynı seviyede buluşamayan Sam France, sıklıkla ellerini çırpıyor, zamanı geliyor kendi başına dans ediyor, arada bir mikrofona yarım ağız bir şeyler söyleyip sırtını rahatlıkla seyirciye dönüyor, dizlerinin üzerine çökerek çığlık atıyor, ansızın ayağa kalkıp başka bir şey daha yapıyor ve biz izleyici olarak tek vücutta buluşmuş tuhaf bir Mick Jagger-David Bowie-Jim Morrison üçgeniyle karşılaşıyoruz.

Rock müzik acı sürprizlerle doludur, ancak zor günlerden sıyrılabildiğiniz takdirde ödülü 24 parçalık iki CD’lik bir albüm olabiliyor.

Talihsiz Minneapolis konserinden bir ay önce bir çocuk parkında akustik versiyonuyla tanıştığımız Cosmic Vibrations parçası Sam France’in sesindeki değişkenliğe işaret ediyor: Frank Sinatra-vari kalın sesini arabeskçe kullanan France çok rahatlıkla incecik sesine geri dönebiliyor, Rado’nun acelesi olmayan gitarı ve arkada hiç durmayan klavye parçada son dakikasını hızlandırıyor, tıpkı denizle temas eden bir grup adamın kusursuz bir senkronize atlayışın sonu gibi.

… And Star Power albümü 14 Ekim’de Jagjaguwar plak şirketi tarafından müzik raflarında yerini alıyor.