Gezi olayları ile hem medyanın, hem toplumun odak noktasına yerleşen yeni kuşağın en doğru örneklerinden biri Berkant Akarcan. Kendisine sunulanı kabul etmeyen, araştıran, tüketmek yerine üreten, her zaman yeni alanlar keşfetmek için sınırlarını genişleten bir sanatçı ve girişimci. Müzikten yeni medyaya, tasarımdan web teknolojilerine kadar geniş bir skalaya yayılan projeleri hakkında Berkant ile konuştuk ve onu okuyucularımızın da tanımasını istedik.

Videographer, DJ, Editor… Seni bugüne kadar birçok alanda iş üretirken gördük. Şu sıralar nelerle uğraşıyorsun? Yeni projeler var mı?

Yeni projeler olmaz mı, her zaman var. Yaklaşık bir iki senemi dinlenmeye, yeni projeleri hayata geçirmeden önce üzerine düşünmeye, yazıp çizmeye, genişletmeye, yeni insanlarla büyütmeye ayırdım, kısa ama verimli bir koza dönemi oldu. Son dönemde güçlü bir kadroyla Taş Kağıt Makas ve Trance Ferdinand projelerine başladık. Sert ve yorucu geçen bir editörlük ve görsel tasarım maratonundan sonra, daha çok zevk aldığım DJliğe verdim kendimi. Uzun yıllardır sadece dinleyici ve aracı olmakla yetindiğim müzikte, benim için yeni bir kulvar olsa da insanları hem dans ettirmek hem de gönül yolculuğuna çıkarmak, onlara sunabileceğimiz en büyük keyiflerden biri. Bunla yetinmeyip ilerleyen aylarda Trance Ferdinand olarak kendi prodüksiyonumuza da başlamayı planlıyoruz, hayatlarımızda baya bir şey birikti ve henüz anlatmaya başlamış değiliz. Öte yandan Taş Kağıt Makas projesi şimdilik test sürüşünde olsa da, önümüzdeki günlerde yavaş yavaş büyük oyunu bozmaya başlayacak.

Van Depremi’nden, Gezi Parkı Direnişi’ne kadar birçok olayda, benim diyen kişi ve kurumların gösteremediği doğruluk ve hassasiyette, yerinden yayın yaptın. Bu deneyim hayatını nasıl değiştirdi?

Van Depremi ve Gezi Parkı Direnişi, geleneksel medyanın aslında bildiğimiz, ama bu kadar da olduğunu tahmin etmediğimiz derecede sermayenin elinde olduğunu önümüze koydu. Sermaye söylemi biraz sol terim oldu, ama medyaya olan bu bakış siyasi bir bakıştan ziyade toplumsal bir problem, zira Van’da ve Gezi’de yaşananlar toplumsal olaylarlardan başka bir şey değil. Bu olayları ve medyayı siyasete indirgemek ve bunlar üzerinden konuşmak pek doğru değil.

Ancak medya bu gibi toplumsal olaylarda, hem eski moda, hem hantal kaldı; yetmiyormuş gibi sansüre uğradı, çoğu zaman emirlere uymak için haberleri çarpıtarak iletti. Bu durum, bu dünya üzerinde yaşayan herkes için çok acı verici bir durum zira insanlara yalan söylemek, hem bireysel olarak hem toplumsal olarak çok aciz bir durum. Bu duruma medya kendi kendisini düşürdü, insanlara yanlış ve eksik bilgiler vererek topluma ihanet etti.

Bu durum da, bizler gibi kendi inisiyatifini kullanarak yeni medya üzerinden doğru ve hızlı yayın yapanları ön plana çıkarttı, ve hiç tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde ilgi topladı. İnsanlar artık olan bitenin gerçek halini öğrenmek için televizyonlarına değil, telefonlarına, tabletlerine, bilgisayarlarına bakıyordu. Bu yayınlar sadece Türkiye’den değil dünyanın çok fazla ülkesinden izleniyordu ve teşekkür mesajları yağıyordu. Telefonumu kameramı alıp 31 Mayıs’ta İstiklal’e yayın yapmaya giderken aklımda hiç bunlar yoktu. Yaşananlar kocaman bir iletişim bulutunun içinde, sansürlenmeden ve anlık olarak gezegenin her yerine ulaşıyordu. Böylesine bir olay, yayın, izleyici topluluğu çok farklı bir bilince sürükledi içinde olan herkesi. Bugün Hong Kong’da yaşanan gelişmeleri de aynı şekilde izliyor olmak, artık dünya toplumunun bu bilgi aktarım kültürüne nasıl ayak uydurduğunu gösteriyor. Açıkçası bunun içinde, gazeteci kimliğiyle yer almak büyük bir gurur veriyor. Zira “benim” diyen gazetecilerin yapması gereken gazetecilik budur, gerçeğin değiştirilmiş bir versiyonunu sunarak insanları kandırmak değildir.

Van ve Gezi gibi olayların ve oralarda edindiğim tecrübelerin beni nasıl değiştirdiğine dönecek olursak, topluma ve sosyal bilgilere bakışımı inanılmaz değiştirdi ve tahminlerimin ötesinde hikayeler yaşatarak çok fazla şey kattı. En basit deyişle ufak bir kamerayla ve bir 3G bağlantısıyla, doğru bir yayın sayesinde insanlığa ne kadar yararlı şeyler yapılabileceğini gösterdi. Bunlar da Taş Kağıt Makas projesinin çehresini değiştirdi, iki sene önce beynimde doğan fikri şu an çok farklı bir yere getirdi ve birincil hedefi insanların içini karartmadan gerçek bilgiyi onlara ulaştırmak olacak.

Özellikle bir dönem oyun dergiciliği sektöründe oldukça aktiftin. Şu an, Türkiye’deki oyun dergilerini ve yeni yeni ortaya çıkan “Geek” başlıklı oluşumları nasıl değerlendiriyorsun?

Çok üzgünüm, biraz sert olabilir ama boş oluşumlar olarak değerlendiriyorum. Onlar da benim yayınlarımı dilerlerse boş olarak değerlendirebilirler, ancak yurtdışında yapılıp Türkçe’ye çevrilip uyarlanan bir yayın anlayışının “yeni” diye kendini sunması büyük bir sahtekarlık. Aynı mantıkla Türkçe müzik dergisi, oyun dergisi, haber sitesi de çıkmasın da denilebilir ancak kendisine “yeni fikir” diyen siteler sadece yabancı bir fikrin çakması olmamalı. Dünya artık bunun çok ötesinde. Sadece internet yayıncılığı konusunda değil ama günümüzde dünyanın en buna ters olduğu yer internet. Durum böyle olunca çalıntı bir fikri “Türkçe olarak böyle bir kaynak var mı?” diye savunmak, işin kolayına kaçmak oluyor. Hele ki yıllardır internet yayıncılığı yapanlar bunu yapınca, rantiyeden başka bir şey olmuyor.

Oyun basını konusuysa bundan çok farklı bir durumda. Dergicilik konusunda hala çok güzel işler çıkıyor, özellikle Oyungezer, bence hala Avrupa’daki en başarılı oyun dergilerinden biri. Kendini yenilemeyi hiçbir zaman bırakmadı. Fakat aynı şeyi internetteki oyun basını için söyleyemeyeceğim, zira orada iş biraz daha paraya dönmüş durumda. Bunda oyunla ilgili firmaların ve PR kısmının da büyük bir payı var, oyun ve teknoloji basınına ülkemizde gerekli önem verilmiyor. Böyle olunca internette oyun yayını yapan siteler de ayakta durabilmek için önceliğini para olarak değiştirmek zorunda kalıyor. Editöryal kalite bu sebepten dolayı çok düşmüş durumda, Türk futbolunun geldiği halden bir farkı yok. Yayınlar da şikayetçi olduğu firmaların kendilerine daha fazla önem vermesini istiyorsa, editöryal olarak çok daha iyi iş yapmalılar. “İşi yapıyorum, nasılsa okur kitlem var, hit gelsin yeter” dendiği sürece oyun basını düzlüğe çıkamayacak.

Müzik hayatının neresinde? Şu aralar dinlemekten en çok zevk aldığın müzisyen ya da gruplar kimler?

Müzik bir süredir hayatımın tam orta noktasında. Müzik dinlemeden geçen bir vaktim yok artık, her ne yapıyor olursam olayım. Eylül ayı boyunca bir kaç performansımız olduğu için, içim dışım techno olmuş durumdaydı, ama Ekim’le beraber sakin gönül yolculuklarına geri dönüş oldu. Her zamanki gibi The Weeknd’sız gün geçiremiyorum, bu hafta PARTYNEXTDOOR’la hasret gideriyorum, DROPXLIFE’la aşk tazeliyorum, evde mixtape yaparken Trance Ferdinand’ın diğer yarısını ve Neonderthal’i dinliyorum, DJ Koze’yi bekliyorum, ve tabi ki Thom Yorke’un sürpriz yeni albümü Tomorrow’s Modern Boxes’ı ezberlercesine loop’a alıyorum, beyin yalamamak için de arada sırada Joy Division’ı eksik etmiyorum.

XO.

Trance Ferdinand on Soundcloud