Bu sezonda iddialı Amerikan dizileri ile tanıştık ve çoğunun temeli çizgi romanlara dayanıyor. Smallville ile başlayan ve Arrow‘un başarısıyla devam eden yolda The Flash, Constantine ve Gotham gibi dizileri izleme şansımız olacak. Bunun yanında İngiliz dizilerinin Amerikan versiyonları ve klasik SyFy bilimkurguları da yeni sezonun mahsülleri arasında. Yazımızda, sezonun yeni dizilerinden öne çıkanları ele alalım dedik. İşte karşınızda ilk bölümlerinin izlenme oranlarına göre Amerikan izleyicisinin en fazla ilgisini çeken diziler.

Gotham_Oldmagnet

Gotham / FOX

Ben MacKenzie, Donal Logue, Jada Pinkett Smith gibi iddialı isimlerle, genel kültürümüzde önemli bir yer tutan Gotham şehrinin kahramanları ve suçlularını ele alan dizi, bir Fox prodüksiyonu. Fox dizisi olması Gotham için hem şans, hem dezavantaj. Rating’ler düştüğü anda, dizinin ipini çekmesiyle bilinen Fox, sadık fanların sesine aldırış etmemesiyle ünlü bir kanal. Bu nedenle diziyi seviyorsanız, sosyal medya hesaplarından, Netflix ya da Hulu üyeliklerinize kadar elinizdeki tüm imkanlarla ona sarılmanız lazım. Gerçi Türkiye’den izliyorsanız, şimdilik endişelenmenize gerek yok. Çünkü Nielsen‘a göre geçen haftanın en fazla konuşulan yeni dizisi Gotham oldu.

DC evreninin ikonik karakterlerinden Bruce Wayne‘in çocukluğuna ve James Gordon‘ın ilk günlerine odaklanan Gotham, başlangıç noktası olarak tarihin en ünlü hayali trajedilerinden biri olan Wayne ailesi cinayetini alıyor. Gotham’ın en büyük koruyucusu ve süperkahramanlar evreninin en ünlü şövalyesi Batman’in ortaya çıkışına neden olan bu cinayeti çözmeye çalışan çaylak polis Gordon, ortağı Harvey Bullock ile entrikanın, şiddetin ve karanlığın şehrinde ‘kötülere karşı mücadele’ veriyor. Aslına bakarsanız, bu hikayede Wayne’ler ve Gordon dışında kötü olmayan biri neredeyse yok. Bullock tam bir anti kahraman ve iyi polis kötü polis klişesini bile kendi bataklığına sürüklüyor.

Dizinin en iyi yanı, gücünü DC evreninden alan karakterleri. Ben McKenzie‘nin başarıyla canlandırdığı genç James Gordon, Donal Logue’un canlandırdığı Harvey Bullock, Jada Pinkett Smith’in sessizlikle dolu kariyerine muhteşem bir kızıl çalan Fish Mooney ve DC evrenini en tarz kötülerinden biri olan Carmine Falcon -John Doman güzel oynuyor- Gotham’ın en güçlü yönlerinden. Ama bence Batman evreninin en korkutucu kötüsü olan Penguin -evet Joker’den bile- dizinin süperstarı. Robin Lord Taylor, Penguin’in sıfırdan başlayan suç kariyerini öyle bir oyunla ortaya koyuyor ki, karakterin her hareketi bir haftalık gerilim dizisi gücünde. Buradaki en büyük eksik, Oswald Cobblepot‘in suça eğilimindeki esas neden, ama bunun da ilerleyen bölümlerde iyice ortaya çıkacağını düşünüyorum. Karakterlere yaptıkları dokunuşlar, Arrow’da olduğu kadar yerinde olmuş diyemem. Örneğin Selina Kyle’ı orijinal hikayesi ile izlemek isterdim, Smallville’deki gibi yaş problemini ortadan kaldırmak için yeni bir hikaye ile Gotham’a yedirilmiş olmasını değil.

Eğer Batman evrenini seviyorsanız, ve canınız Dark Knight serisindekinden daha karanlık bir Gotham atmosferi çekiyorsa mutlaka bu diziye bir şans verin. Eğer çizgiromanlardan hoşlanmıyorsanız, polisiye macera gözüyle de bakabilirsiniz.

Flash_Oldmagnet

The Flash / CW

CW‘nun beş yıllık geçmişindeki en yüksek pilot bölüm rating’lerine sahip olan Flash, gerçekten iyi başladı. Barry Allen‘ı canlandıran Grant Gustin acayip doğru seçim. Ama bana kalırsa, Flash asıl gücünü CW’nun diğer süper kahraman dizisi Arrow’dan alıyor. Zaten Green Arrow’dan çok daha kapsamlı bir franchise gücü olmasına rağmen, onun Spin-off‘u gibi başlamasında da Arrow’un müthiş başarısı etkili. O nedenle doğru bir dokunuş yaparak, filmlerle paralel giden Agents of S.H.I.E.L.D. gibi Arrow / Flash sahnelerine yer vermişler. Bu birliktelik, hem iki dizinin evrenlerini güçlendiriyor, hem de rating’ler açısıdan daha fazla izleyici bağlılğı garantiliyor. Buffy / Angel’dan beri en sevdiğimiz şeylerden biri olan Crossover müessesesinin, Flash’ın en büyük silahlarından biri olacağına eminim. Bu arada dizinin pilot bölümünden maksimum zevi almanız için Arrow izlemeniz bence şart. Üçüncü sezonu The Calm bölümüyle başladı ve onun de değerlendirmesini burada yapmıştım.

Dizinin bana göre eksik yönleri de yok değil. Barry Allen’ın en büyük düşmanlarından birisine dönüşmesini beklediğim Harrison Wells, akıbeti öyle olmasa da en zayıf casting örneklerinden olmuş. Başkası belki beğenmiştir, ama kanaatimce Tom Cavanagh kesinlikle rol yapamıyor. Star laboratuarının diğer yancıları da Arrow’daki Felicity Smoak ya da John Diggle örneği kadar güçlü değil. Ama bunlar, her dizide ilk bölümde birden oturmuyor. Bu anlamda Flash ve ekibinin kaderinin Agents of Shield örneğine benzeyeceğini düşünüyorum. Eğer yeterince zaman olursa, karakter gelişimi onları sevebileceğimiz biçimde gerçekleşebilir. Yine de Barry Allen ve Flash’ın süperkahraman olarak ilgi uyandıran yapısı diziyi ayakta tutmaya yetecektir. Yeter ki görsel efektlere pilot bölümde olduğu kadar özen gösterilsin. Ve esas kızımız Iris West’in kaderi, Merlin‘deki Gwen‘e benzemesin. (İticilik açısından…)

Yine Arrow örneğinden gitmek gerekirse, dizinin başarılı olmasının en büyük nedenlerinden biri her bölümde çözülen ara vakaların dışında, hem geçmişte hem de gelecekte devam eden majör bir mevzu olmasıydı. Flash için de bu bir gereklilik. Sadece Well mevzusu ya da Allen’ın ailesinin durumu ile ilgili plot, Arrow gibi bir etki yaratmak için yeterli olmayacaktır. Eminim ilerleyen dönemlerde dizideki ilişki ağı daha da karmaşıklaşacak.

Gracepoint_Oldmagnet

Gracepoint / FOX

Sezonun bir diğer iddialı dizisi de yine FOX’tan geliyor. İddialı diyorum çünkü başrolde, Doctor Who ile kendi hayran deryasını yaratmış olan David Tennant var. Dizi İngiliz yapımı Broadchurch‘ün, Amerika için yeniden çekilmesinden ibaret ve şu anda BBC America’nın yayınladığı orijinali ile aynı anda rekabet ediyor. Fox yetkilileri bunun bir sorun olmadığına inanmış, çünkü onlara göre Amerikalı izleyicilerin çok büyük bir kısmı dizinin İngiliz versiyonundan haberdar değil. Broadchurch’ü izlemiş bir seyirci olarak sonucu merak ettim ve Gracepoint’i de izledim. Açıkcası Tennant’ın neden bu rolü kabul etmiş olduğunu anlayamıyorum. İki yapım herşeyiyle o kadar aynı ki, repliklerden, dizinin sinematografik detaylarına kadar herşey koca bir dejavu gibi. Karakterler, mekan ve aksanlar Amerika’ya uyarlanmış, ama sahne arasını dolduran ‘opener’ kesitleri bile aynı. İzlerken bari slow-motion’a aynı anda geçmeseydiniz dedim.

Senaryoda ufak tefek farklılıklar yok değil; örneğin İngiliz versiyonda gazete dağıtan çocuk, burada doğal yaşam koruyucusu olmuş ya da başroldeki ailenin önemli bireylerinden biri, İngiliz versiyonundaki gibi reşit olmadığı halde, bir yetişkinle ilişki yaşamıyor. Amerikalı ve beyaz bir entelektüel olmadığım için, klasik İngiliz seviciliğine yatmayacağım. Dizinin ilk etapta göze çarpan bir kötülüğü yok; yani orijinalini izlemediyseniz Amerikan versiyonunu izlememeniz için belirgin bir sebep gösteremem. Fakat casting konusunda Amerikan versiyonunda önemli bir hata yapıldığını düşünüyorum; o da suça yatkınlaştırılmak için anlamsız yere ‘hispanik’ bir hava verilen baba. Top of The Lake ile başlayıp, True Detective ile zirveye çıkan, hatta Girl with the Dragon Tattoo izleri de taşıyan gizem odaklı gerilim polisiyesi örneğinin bir başka örneği olan Gracepoint’e bir şans verebilirsiniz. Özellikle Agatha Christie tarzı ‘Katil kim?’ oyunlarından hoşlanıyorsanız bu dizi tam size göre.

Stalker_Oldmagnet

Stalker | CBS

Benim için bu sezonun en ilgi çekici açılışı Stalker’dan geldi. Herşeyden önce, herkes tarafından bir tarafa çekilmeye hazır olan ‘Stalking’ mevzusunu işliyor ki zaten tepkiler de beklediğim gibi oldu; pro-feministlerden, ev hanımlarına, sosyal medya uzmanlarından, gazetecilere herkes çıldırdı. Bugünlerde, “Erkeklerin izlemesi gereken en iyi 50 film” listesi yaptığınızda bile seksist, hatta mizojinist olmakla suçlandığınız düşünülürse, kendini daha duyarlı biçimde pazarlamak için ortalığa saçılan sahtekarları görmek sürpriz olmadı. Dizide işlenen olaylar Amerika’dan Kanada’ya, Türkiye’den İsveç’e dünyanın her yerinde, en az pilot bölümdeki kadar korkunç, hatta ortalıkta yaşanıyor ama insanlar delirmek için, bunun kurgusal tezahürünü ekranda görmeyi bekliyorlar. Aslında Maggie Q‘nun canlandırdığı Beth Davis karakteri son derece güçlü, zeki ve proaktif bir karakter. Fakat bir nedenden ötürü, onlarca olay yeri dizisinin başaramadığı “mizojini” fırtınasını, Stalker koparmayı başardı.

Buradaki en büyük sebebin, artık alıştığımız ve binlerce yıldır kanıksadığımız cinayetten öte, son yıllarda hayatımıza giren “gözetleme” merakımızın işlenmesi olduğunu düşünüyorum. Hepimiz, belli bir dereceye kadar magazini seviyoruz ve bu ilgiyi kamusal olmayan hayatlara yönelttiğimizde, bir bakıma “suçlu” haline gelmiş bile olabiliriz. Yalnızca Amerika’da 6 milyon insan bu sorunun kurbanı ve basit bir Facebook mesajından, tecavüze, hatta cinayete kadar uzanan bir skalada korkunç sonuçlar üreten bir “takip etme / edilme” durumu var. Sosyal medyadaki profillerimiz, check-in’lerimiz, fotoğraflarımız, her an nerede ne yaptığımızı göstermeye duyduğumuz ilkel tutku bizi açık hedef haline getirdi ve adli sonuçlar doğurmasa bile, hayatımızın bir yerinde mutlaka bunun kurbanı oluyoruz. Tecavüz kurbanlarını bu korkunç gerçeği “fantezi” haline getiren çiftlere “patalojik vaka” gözüyle bakması gibi, stalking mağduru olan insanların da rating yemi olmaktan hoşlanmayacağı bir gerçek. Fakat cinayet, gasp, ev içi şiddet, dolandırıcılık ve hatta pedofili gibi dünyanın binbir pisliğinde olduğu kadar onlar da, kabuslarının kurgulaştırılabileceği gerçeğiyle yüzleşmeli. Burada en temel ayrım, bu olgunun özendirici hatta yol gösterici biçimde işlenmemesi gerekliliği. Açıkçası Stalker’ın pilot bölümünde böyle bir şeye rastlamadım. Hatta genelde olanın aksine, bölümün kurbanları yalnızca kendini savunmaktan aciz gösterilen kadınlar değil, bir erkekti. Ve kanun koruyucunun kendisi olan erkek figürü de -Jack-, aynı suçu işleyen bir unsur olarak gösterildi. Eleştirebileceğim en önemli şey, bir alt metin. O da kurbanlardan evli bir adamla ilişki kuran kadının -Kate- layığını bulmuş olabileceği mesajı ki, olayı böyle algılamak için gerçekten kötümser bir gözle izliyor olmak lazım.

Bence Stalker’ın ahlaki bir eleştiriden çok, kurgu yönünden mercek altına alınması lazım. Yarattığı gerilim, hatta belirli klişelere rağmen karakter gelişimi de ilk bölüm için iyiydi. Fakat özellikle sonuca giden son bölümde ciddi bir tempo ve inandırıcılık sorunu vardı. Eğer her bölümde oluşturdukları gizemi, böyle baştan sona bir kurguyla çözeceklerse dizinin ömrü uzun olmaz. Sonuçta, Person of Interest‘e verdiğimiz avansı, bilimkurgu kökleri olmayan bir atmosferde sağlayamayabiliriz. CBS’in ve yaratıcı ekibin bunu dikkate alacağını umuyorum. Son olarak Maggie Q, benim için hâlâ Nikita. Ama zamanla kendisine Beth olarak da alışacağıma eminim. Ve eğer biraz daha sempati toplamak istiyorlarsa, tacizci Jack karakterine derhal çeki düzen vermeleri gerekiyor. Başrol için çok, nasıl desem, sınırdışı…

Yeni sezon dizilerini izlemeye ve yazmaya devam edeceğiz. Sırada Constantine, Madam Secretary, Scorpion ve How to Get Away With a Murder var.