Yazının sonunu beklemeden haykırmak istiyorum; Richard Linklater beni çok büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Before üçlemesi ile film zevkime çelme takıp, beni dipsiz kuyulara sürükleyen yönetmen, Boyhood’la bu süzülüşü gayya kuyusunda sonlandırdı. Linklater’ın diğer filmlerini izleyenler de farketmiş olmalı ki yönetmen, bugüne kadar onu diğerlerinden ayıran ne varsa hepsini bir kâğıda dökmüş ve kendi ayak izleri üzerinden geriye doğru giderek, başarısını aynen tekrar etmek istemiş. Evet, ne yazık ki Boyhood 12 senelik yapım sürecinin karşılığında hem Linklater’a hem de izleyicisine yavan bir gerilemeden fazlasını vaadetmiyor. Bu film için yapılan iyi eleştirilerin tamamının yönetmenin önceki filmlerinin kredisinden kaynaklandığına emin olabilirsiniz; tabii önceki filmlerin formülize edilmiş bir kopyasını izlemekten özellikle zevk almıyorsanız.

http://vimeo.com/96571877

Patricia Arquette tarafından canlandırılan boşanmış bir annenin iki çocuğundan biri olan Mason’ın perspektifinden izliyoruz hikâyeyi. Kendini yalnızca fatura ödemek için akademik bir kariyere adamış dar gelirli bir anne, yalnızca haftasonları iyi vakit geçirmek için GTO’su ile çıkıp gelen biyolojik baba, belirgin hiçbir amacı olmayan sinir bozucu bir kız kardeş ve zaman geçtikçe değişen üvey babaların ev ekonomisiyle, gündelik bir dekor sağlayan evler ya da okullar… Görünürde bir uyum çabası ya da savrulmuş bir ailenin, çocuk ruhundaki neticelerini sunar gibi yapan bir katman var. Ama bu yüzeyi azıcık tırtıkladığımızda Linklater’ın Before üçlemesinde yaptığı şeyi taklit etmekten başka amacı olmadığını görüyoruz; Usûl açısından nadir rastlanan bir zaman dilimi penceresini açmak ve karakterlerin gündelik yaşamlarına omuzları üzerinden bakarak, seyircinin kendi geçmişiden parçalar bulmasını sağlamaya çalışmak. Ne yazık ki elinde Before serisindeki gibi iyi yazılmış, gerçek karakterler olmadığı için yönetmenin bu planı tam anlamıyla elinde patlıyor.

12 yıl boyunca aynı oyuncu tarafından canlandırılan bir karakterin, kamera önünde serpilen yaşamına şahitlik etmek başlı başına ilginç bir konu, kabul. Ama Linklater bu düşüncenin kendisinden öyle büyülenmiş ki, fiziksel değişimin ardına herhangi bir özellik katmakla hiç uğraşmamış. Mason ne kazanan bir karakter, ne de bir kaybeden. İçinde sessiz, kıpırtısız bir göl var ve insanların hayatlarındaki gelişmelerle ilgili böyle olsun, ya da öyle olmasın demek için gereken enerjiyi nereden bulduklarını anlamıyor. Olaylar yanından geçip gidiyor. Karar almıyor, alınan kararlardan etkilenmiyor. Kız arkadaşı ile ayrıldığında, babasının “tüm kızların aynı olduğu” iddiasına yönelik tepkisi, 18 yılına şahit olduğumuz hayatının özeti adeta; “So what’s the point?” Aynı soruyu izleyici olarak yönetmene sormak istiyorum:

“So what’s the point Linklater?”

Ne aralara serpiştirilmiş Bush eleştirisi ve Irak işgaliyle ilgili samimiyetsiz itiraflar, ne filmdeki hemen hemen tek sempatik karakter olan biyolojik baba (Ethan Hawke) tarafından kutsanan demokrat parti Boyhood’u daha derinlikli bir film kılmıyor. Hele hele artık binlerce kez irdelenen ve geçerli bir eleştiri olmaktan çok, okuma fişi haline gelen mürebbiye vecizesi kıvamındaki sosyal medya tenkitine gerçekten güldüm. “Hey, cep telefonunuza bakmayın, arkadaşlarınızla konuşun!” temalı Facebook videosu tadı, yapım süresinin 12 yıl olmasının getirdiği dezavantajlardan biri olmuş.

Boyhood02Cover

Filmde insanın aklını kurcalayan ya da ruhuna dokunan hiçbir detay yok; çünkü filmin özü olan Mason karakteri böyle bir etki oluşmasına izin vermiyor. Burada bir şeyin ayrımını iyi yapmak isterim; filmin beni hayal kırıklığına uğratmasının nedeni alışkın olduğumuz türde bir olay örgüsünün ya da giriş, gelişme ve sonucun olmaması değil. Final yapmadığı için senaristlere ya da yönetmenlere kızan izleyicilerden de değilim. Ama ağzında tutkal varmış gibi konuşan ve hiçbir konuya 1 ya da 0 şeklinde cevap vermeyen ‘gloomy’ Amerikan ergeninin, belli-belirsiz iç dünyasıyla ilişki kurmadığım için Linklater’ın yaratmaya çalıştığı auraya kapılamadım. Hatta Mason’a o kadar zor katlandım ki kız arkadaşının ‘enerji içeceği iç be adam’ şeklinde özetlenebilecek eleştirisine ve Redneck motifli babanın “mırıldanmayı kes’ çıkışına canı gönülden hak verdim. Konuşmayan, hatta hissetmeyen bir karakterin etrafında olup bitenler, o sinsice hesaplanmış “çok etkileyici ya” düşüncesini yaratmıyor. Tam tersine —bu durumu tanımlamak için cuk oturacak bence- festivallerimizde görmeye alışkın olduğumuz bir ‘şark kurnazlığı’ şüphesini doğuruyor. Richard Linklater Boyhood’la adının arkasına yaslanmış, Before üçlemesinin tarifini uygulamış ve festival seyircisini hedefleyen bir film çekmiş. Bu nedenle dünyanın en güzel filmlerinden biri olan Dazed and Confused’da hissedilen naiflik, Before üçlemesiyle sinema tarihine yazılan özgünlük ya da A Scanner Darkly’deki cesaret Boyhood’ta yok. İnanın film eleştirisi yaparken, Linklater gibi kült filmler, hatta şaheserler çeken bir yönetmenin filmini övmek, parçalara ayırıp yermekten daha kolay ve işe yarar… Ama ‘sevmedim’ diyebilme özgürlüğünün verdiği keyfi de hiçbir şey vermiyor.

165 dakikanız varsa ve 12 yıl boyunca ölçülüp biçilmiş, hesaplanarak çekilmiş bir festival filmini Linklater’ın objektifinden izlemek istiyorsanız Boyhood’a şans verebilirsiniz. Ama ben bir Linklater hayranı olarak aradığımı bulamadım.

Filmin IMDB profiline buradan ulaşabilirsiniz. Herkese iyi seyirler.