İzlediğim en iyi psikolojik dramalardan biri olan Bad Timing’in yönetmeni Nicolas Roeg’in kariyeri 90’lardan sonra çoğunlukla TV filmlerine mâhkum olmuş ama İngiltere ve Doğu Avrupa’yı konu alan eserleri kendine has bir seyir zevki sunuyor. Fakat Bad Timing, filmografisi arasında değeri bilinmemiş bir hazine gibi parlıyor adeta. Özellikle dizilerde küçük rollerde karşımıza çıkan Theresa Russell’ın ikonik biçimde canlandırdığı Milena Flaherty karakteri ve aktörlükten çok müzik yapımcılığı ile film piyasasında yer bulan Art Garfunkel’ın canlandırdığı Alex Linden’ın hikâyesini konu alan Bad Timing, geleneksel olmayan kurgusu ve rahatsız edici olay örgüsüyle dikkat çekiyor.

2000’lerin ortasında hayatımıza giren ‘Borderline’ tanımını Milena karakteri ile 80’lerin hemen başında perdeye koyan yönetmen, aslında bu rol için önce korku klasiği Carrie’nin yıldızı Sissy Spacek’i düşünmüş. Neden sonra rol Theresa Russell’a gitmiş ve belki de bu nedenle film hiçbir zaman hak ettiği mertebeye ulaşamamış. Oysaki Russell da altından kalkılması zor rolün hakkından ziyadesiyle geliyor. Aslında rolün neden Russell’a gittiğini anlamak pek zor değil; Roeg ve Russell çekimler sırasında birbirlerine âşık olmuşlar, sonrasında evlenmişler, zaman içinde iki çocukları olmuş ve nihayetinde boşanmışlar. Bu süreç Russell’ın Roeg ile Bad Timing hariç 6 film çevirmesine neden olmuş; Eureka (1983), Track 29 (1988), Cold Heaven (1991), Hotel Paradise (1995),  Insignificance (1985) ve Un Ballo in Maschera Segment of Aria (1987). Tahmin edebileceğiniz üzere ikilinin en iyi filmi 1980 yapımı Bad Timing.

Viyana’da yaşayan Amerikalı çift Milena Flaherty ve Alex Linden’ın hem izlemesi hem de özümsemesi zor bir ilişkileri var. Adam, yani Alex Linden egosantrik bir karakter; dolayısı ile kıskanç ve müdahaleci. Milena ise borderline teşhisine cuk oturan bir karakter; cinselliği bir silah gibi kullanıyor ve yaşamını devam ettirmek hususundaki umarsızlığı hem tek gecelik ilişkilere hem de intihar girişimlerine yol açıyor. Ruhsal hastalıklar, özellikle ‘borderline’ gibi medyatik hale gelmiş tanımlamalarla ilişkilendirildiğinde sahip olunması eksantrik sonuçlar doğuran bir şeymiş gibi algılanabilir. Ama borderline bir insanla, özellikle bir kadınla yaşadıysanız bunun Bad Timing’te canlandırıldığından daha azına sebep olmadığını bilirsiniz. Zamanında yakın arkadaşlarımdan birine bu rahatsızlığın tanısı konulmuştu ve göreceli olarak kapalı bir toplumda yaşamamıza rağmen, gösterdiği semptomlar Milena’dan farklı değildi. Tek gecelik ilişkiler, kendini tehlikeye atma güdüsü, umarsızlık,  intihar teşebbüsü ve kaybetme korkusu… ‘Yaşayan bilir’ sözüne uygun olarak, Bad Timing’i daha çok sevmek için belki de hayatınızdan böyle bir insanın geçmiş olması gerekiyor. Ya daha fazla üzülmek için diyelim.

BadTiming_Inside_Oldmagnet

Bad Timing’in karakterleri ve baş döndürücü dinamik kurgusu kadar öne çıkan başka yönleri de var; Psychedelic müzikleri, turuncuya çalan renkleri, retrospektif bir manifesto olan kostüm ve aksesuarları, kaçınılmaz Çölde Çay esintileriyle Fas sahneleri ve diyalogları… Ama hiçbirini es geçmeden lâyığı ölçüsünde bahsetmek istiyorum ki, yapımcısının muhafazakarlığı nedeniyle yenmiş olan hakkını en azından yıllar sonra biz verebilelim. Dönemine göre oldukça cesur biçimde kullanılan subliminal kareler ve bugün özellikle video kliplerde gördüğümüz ‘fragmentary cutting’ tekniği Bad Timing’i izlemeyi zorlaştırıyor; ama aynı zamanda ona değer katıyor. Hiçbir sahne anlamsız değil, her biri karakterlerin iç dünyalarına psikolojik bir derinlik veriyor. Yönetmenin Bad Timing ile 80’lerin başında edindiği bu yaklaşımı birçok ünlü yönetmen çok daha geç örneklerle uygulamaya koyabilmişti. Üstelik Roeg bunu zamanının çok ötesinde bir kavrayışla konu haline getirerek, Borderline bir karakterin üzerinden yapmayı başarmış.

Erotizmden kıskançlık krizlerine, tecavüzden akademik yaklaşıma kadar geniş bir perspektifte psikolojik rahatsızlıkları, hatta tam anlamıyla ‘ruh hastalıklarını’ mercek altına alan Roeg, bunun için Viyana’yı mesken tutarak aslında ilginç bir sentez elde ediyor. Arada bir Çek Cumhuriyeti’ne şöyle bir gidip gelen soğuk tonlardaki dekor, Avusturyalılar’a yapılan nüktedan dokunuşlarla Amerikalı çiftin gerçeküstü katmanına zıt bir derinlik, bir gerçekçilik sağlıyor. Bu nedenle dekorun kendisi ile çelişen sıcak renklerin hakimiyetini görüyoruz. İlk başta tutarsız gibi görünen, fakat izleyicinin ruhunu doyuran başka çelişkiler de var; Öykünün ortasından başlayan film bir anda sona, sonra da her şeyin hemen öncesine gidiyor. Finale kadar bu gelgitlerle devam eden tempo izleyiciyi her daim diken üstünde tutuyor. Flashback mi yoksa öngörü mü izlediğimizi, olan-biteni mi yoksa olmayan şeyleri mi irdelediğimizi anlayamıyoruz. Sahneler karakterlerin tamamen gizlenmiş iç dünyalarını açığa çıkaran aralıklar mı yoksa bariz gerçeğin üstüne örtülen yanıltıcı bir örtü mü tam olarak bilemiyoruz. Son dakikaya kadar da bu sorgulama ihtiyacı hiçbir zaman dinmiyor. Filmin görüntü yönetmenliği de neredeyse deneysel; karakterin iç dünyasına göre değişen lenslerden, araba camına tutturulan kameraya kadar herşey Bad Timing’i giderek tırmanan gerilimini kuvvetlendiriyor.

Jarrett, Tom Waits, The Who, Billie Holiday, Harry Partch gibi müzisyenlerin eserlerinden oluşan müzikleri telif anlamında sorun yarattığı için uzun süre video formatında yayınlanmamış bir film Bad Timing. Muhtemelen bu nedenle de kıymeti epey geç bilinmiş. Ayrıca gösterimi esnasında yapımcısı “Hasta insanlarca, hasta insanlara yapılmış hasta bir film” dediği için geleneksel mecralarda reklamı yapılmamış, hatta ana akım medya tarafından anlamsız yere dışlanmış bir film. Yıllar sonra gelen letterbox kopyası ile izleyicisine ulaşan Bad Timing’i mutlaka seyretmenizi öneriyoruz; böylece nevrotik bir altyapıyla dolu zengin bir sinema deneyimini, geç de olsa hakkını vererek yaşayabilirsiniz.

Herkese iyi seyirler.