http://www.youtube.com/watch?v=lS4VVUYsK44

Michael Haneke‘nin filmlerini izlemek birçok yönden zordur. Gündelik hayatımızda bile multitasking kabiliyetimiz, evrimimize kafa tutan bir hızla gelişirken sabit açılı tek planlara sabretmek, gerçekten “eğlence” dışında bir düsturu olanların başarabileceği bir iş. “Pencereye yaklaşıp uzaklara dalan adam” klişesiyle süslenmiş “sanat filmi” kalıbı, iyisinden kötüsüne herkesin diline pelesenk olduysa, bu sosyal koşullanmanın çok önemli bir payını da Michael Haneke’ye ayırmak gerekir. Çünkü hangi lezyondan olursa olsun bir Haneke filmine girişen eleştirmen, ister alt metnini, isterse kurgusunu konu edinsin, mutlaka bir planın açısına ve uzunluğuna değinir. Caché‘de bu Haneke temsilcisi planları fiziksel olarak odak noktasına yerleştiren, psikolojik yoğunluğu yüksek, ağır tempolu bir film. Film eleştirisinde, özellikle Haneke gibi imgesel öğelere yüklenen bir yönetmenin filmiyse bu, kesin teşhis koymak neredeyse imkansız denebilir. Bir sahnenin, yönetmen yansıtmak istediği düşünceyi altyazı ile geçse bile, yalnızca o anlama geldiğini iddia etmek, en basit ifadeyle saflık olur. Fakat bir izleyici olarak, ortak akılla, en olası sonuca yaklaşmayı denememizde hiçbir sakınca yok.

Çağdaş Avrupa toplumunun gündelik hayatından kesitleri, toplumsal eleştirinin aracı haline getirmekte usta olan Haneke, Caché’de de aynı yolu izlemiş. Muahezenin odağında birden fazla nokta olsa da, bunların içinde en öne çıkanı kesinlikle gizli ırkçılık. Filmin başrolündeki karakter Georges Laurent’in, karısı Anne ile birlikteyken bisiklet kullanan bir göçmenle girdiği tartışma yönetmenin vermek istediği mesajı adeta özetliyor. Fassbinder filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz bu ırkçılık tenkiti, Haneke’nin yorumuyla daha sofistike biçimde işlenmiş. Bunda da, yönetmenin tüm filmlerinde karşımıza çıkan kamera kullanımı yine etkisini gösteriyor. Alışkın olduğumuz gibi kurgusal atmosferin içinde özgürce dolaşan, yalnızca rüyalarımızda mümkün olan bir istidat ile sahnenin en can alıcı noktasına kurulan bir enstrüman değil kamera, olaylara şahitlik eden bir kişi. O sokakta bulunan, o telefonu tuşlayan, o yemeği yiyen ve o kasedi kapıya bırakan kişi… Bu nedenle Haneke filmlerine sabırsız bir tüketicilik anlayışıyla yaklaşılmaz ve yönetmenin aktarmak istediği an, tüm haliyle özümsenebilirse; alt metindeki mesajın vuruculuğu birkaç kat daha artıyor.

Medeniyet kodlarında kesif bir kolonileşme anlayışı yatan ve farklı ırklarla yaşamanın zorluğunu, ağır kayıplarla tecrübe etmiş olan Avrupa’nın, şimdilerde durağanlaşmış sayılabilecek yaşamlarının parodisiyle günah çıkartması pek şaşırtıcı değil. Caché’de de Georges Laurent’in, “modern Avrupalı” profilindeki parodisini izliyoruz. Annesiyle ilişkisindeki hali görmezden geldiği vicdanını, karısıyla olan ilişkisi ise görmezden geldiği otoriterliği simgeliyor. Zaafının ortaya çıkmasından, hatta zaaf sahibi olmaktan bile nefret eden, geldiği yerle övünen ve bunu duvarlarını kapladığı kitaplarla olduğu kadar, çocuğu ile olan ilişkisiyle de göstermek isteyen çağdaş bir Avrupalı Laurent. Kendi güvenli hegemonyasına yalnızca izinli olanları sokuyor ve sımsıkı kapalı perdeleriyle, istemediği unsurları dışarda bırakıyor. Bu nedenle o izin vermediği halde onu izleyen, hayatına müdahil olan ve mahremini deşen “yabancının” varlığı kendisi için büyük bir rahatsızlık. Fakat izleyicinin beklediği üzere ölüm tehditi ya da adli olaylarla ilişkilendirebilecek bir korku duymuyor Laurent. Başka bir katmanda çağdaş Avrupalıyı ve hayatını, dairesiyle topraklarını, karısı ve çocuğu üzerinden pazarladığı liberalizmi ve hasta fakat herşeyin farkında olan annesiyle geride bıraktığı vicdanını temsil ediyor. Ve tüm bunların ortasında Haneke, oldukça çarpıcı, hatta rahatsız edici şiddet kesitleri ile bu kumdan kaleyi alıp göçmen bir çocuğun satırıyla paramparça ediyor.

Haneke ile özdeşleşen Julliette Binoche bir kenara, Daniel Auteuil, Maurice Benichou ve Annie Girardot’yu izlemek de büyük zevk. Ve her zamanki gibi, ana tema ile alakasız bir sohbetin döndüğü şarapla bezenmiş sofrada, sanki filme çekilmiyorlarmış gibi şakıyan bir grubun, son derece gerçekçi bir kesitini sunuyor bizlere Haneke. Hiçbir şey için olmasa bile bu kadar gerçek bir atmosfer yaratabildiği için yönetmeni takdir etmek gerekir. Çünkü sanılanın aksine büyük oyunların, kurgunun, müziğin, hatta dramatik ışıklandırmanın bile olmadığı bir sahnede, birinin evini gözlüyormuş gibi hissettirebilmek her yönetmenin başarabileceği birşey değil. Bu anlamda bu filmi izlerken anahtar deliğinden kendisini gözetleyen Avrupalı orta sınıfın gizliden gizliye ırkçı, hatta yabancı düşmanı olduğuyla yüzleşmesi, sanat, edebiyat ve liberal görüşlü siyasetle ilgilenmenin temeldeki defoların üstünü örtmediğini görmesi ve bunu “Caché / Hidden” ismi altında bulması güzel bir düşünce. Uygulaması anlatım tekniği açısından bazı noktalarda aşırıya kaçmış olabilir; çok ağır tempo, ani ve yüksek şiddet kullanımı, uzayan sessizliklerin sıklığı ve anlamsız, gündelik konuşmalar gibi. Ama satır aralarına saklanan mesajlar öyle güzel işliyor ki, bunları görmezden gelmek ve Haneke sinemasının keyfine varmak için yalnızca biraz sabır yeterli.