Bugün bir haber düştü ortamlara… Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün Shakespeare’in iktidar hırsını ve etkilerini anlatan ‘Macbeth‘ adlı oyununu, Kültür Bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyetin ‘beğenmemesi‘ sonrası apar topar Kasım ayı programından çıkardığı öne sürüldü. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Selda Güneysu “İktidar hırsını ve iktidarın zalimliğe dönüşmesini” evrensel bir dille anlatan oyunun bakanlığın hedef tahtasına oturtulduğunu ve bu nedenle Kasım ayı programından kaldırılarak yerine “Çalıkuşu” oyununun getirildiğini iddia etti. Güneysu’ya göre biletleri önceden satışa sunulan Macbeth’in yerinde şu anda Çalıkuşu yelleri esiyorsa bunun sebebi oyuncuların ‘aniden’ rahatsızlanması ya da dekorların kurulup kaldırılmasının zorluğu değil. Ona göre bu durumun devlete bağlı sanat kurumlarını yok etmeyi amaçlayan Türkiye Sanat Kurulu (TÜSAK) Yasa Tasarısı Taslağı’nı savunan Nejat Birecik’in genel müdür olmasıyla bir ilgisi var.

Konu hakkında Güneysu’nun kaynaklarına sahip olmadığımız için “gerçekten öyle olmuştur” ya da “olmamıştır” diye kesin bir yargıya varamıyoruz. Ama emin olduğumuz bir şey varsa o da Yeni Türkiye’de Macbeth’in yerini Çalıkuşu’nun dolduracağına inanılmasının yüksek olasılığıdır. Burada meselenin iki eserin değerini karşılaştırmak olmadığını vurgulamak isteriz. Mesele Shakespeare’in iktidar ve güç eleştirisiyle kendinden yüzlerce yıl sonrasını gören dehasından ya da Reşat Nuri Güntekin’in irticai düşünce kalıplarını hicveden yaratıcı zekâsından ötesidir. Mesele sansür ve uygulamadaki sakilliktir.

Yalnızca mevcut iktidarımızla ilgili bir durum olarak sınırlandırmak yanlış olur, sansür bizim köklü bir geleneğimizdir. Genel müdürler, bakanlar hatta hükümetlere gelmeden önce rejimler arası geçişlerde bile belli eserler, büyük isimler, yaratıcı ruhlar ve hatta sıradan insanlar bile bir şekilde sansüre uğramıştır. Sansür için kanıt bulmak, davasının peşinde koşmak zordur. Çünkü aşılmaz engellerin sayısı arttıkça muktedirin dili değişir; “Kamu düzenine aykırılık”, “Devlete isyana teşvik”, “Kutsal değerlere saldırı” ya da “Çünkü ben öyle istiyorum” denebilir. Adını ne koyarsanız koyun, erk olanca gücüyle rahatsız olduğu şeyi sizin görüş açınızdan söker alır ve “çocuklarının ulaşamayacağı” bir yere kaldırıp üstünü örter.

Bunun en yakın örneğini son Altın Portakal Uluslararası Film Festivali’nde gördük. Belgesel seçkisindeki Gezi olayları ile ilgili film, altyazısındaki bir “küfür” nedeniyle programdan çıkartılmıştı. En başta ön jüri bu olaya isyan etti, kriz büyüdü, iş Siyad başkanı Alin Taşçıyan’ın istifasına kadar geldi. Fakat krizin toz dumanı arasında es geçilen bir şey vardı ki o da o belgeselin festivalde gösterilebilmesi için öyle ya da böyle sansürlenmesiydi. Reyan Tuvi‘nin yönettiği Gezi belgeseli ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ kurgu masasında tıraşlandı, küfür sorunu aşıldı. Hâlbuki o filmde olmasa bile hatta o festivalde gösterilmese bile unutulan bir esas vardı ki o da o küfürün gerçekte edilmiş olmasıydı. Belgesellerin varoluş amacının gerçekliği belgelemek olduğu düşünülürse, söylemek istediğim düşünce kendi kendine su yüzüne çıkacaktır zaten.

Peki, biz neden böyleyiz? Neden Macbeth’in bakanlık heyetince beğenilmediği için gösterimden kaldırıldığını duyduğumuzda kulaklarımıza inanamamak yerine, “kesin böyle olmuştur” diye düşünüyoruz? Neden bizim düşünce kalıplarımız arasında beğenmediğimiz şeyi sansürlemek, toprağın altına gömmek, halının altına süpürmek ya da onu göz önünden kaldırmak var? Neden dünyanın başka ülkelerinde kafalar bizimki gibi tuhaf çalışmıyor? Gelin bir karşılaştırma yapalım ve yine Macbeth örneğinden gidelim. Yaygın bir inanışa göre fantastik kurgu türünün belki de en büyük eseri olan “Yüzüklerin Efendisi” serisi, aslında yazarı Tolkien’in Shakespeare’e yönelttiği bir Macbeth eleştirisidir. Isengard’taki Ent saldırısı Dunsdaine Tepesi ve Birnam ağaçlarının ‘olması gereken halidir’ Tolkien’e göre. Ya da Nazgul’un ölüm kehaneti Macbeth’e direk bir göndermedir. Tabii ki bakanlık yetkililerinin ya da Macbeth’i herhangi bir sebepten ötürü beğenmeyen birinin kendi Macbeth eleştirisini oyun haline getirmesi gerektiğini söylemiyoruz. Fakat bizim kültürümüzde eleştiri, hatta tahammülsüzlüğün tezahürü, eserin kendisiyle yakın bir mecrada bile ortaya çıkmıyor. Bir filmden nefret etmenin, bir tiyatro oyununu herhangi bir sebeple beğenmemenin ya da bir kitabı yerden yere vurmanın yaratıcı bir mecrada karşılığı yok bizde. “Film eleştirisi yapmak için, film çekmeye” gerek yok, evet. Fakat kültürel anlamda değer ihtiva eden bir karşılıkla ortaya çıkmak, ona göre bir söyleve sahip olmak önemli. Ne yazık ki Türkiye’de işler eskiden de böyle yürümüyordu, sözde Yeni Türkiye’de de pek değişecekmiş gibi görünmüyor. Bu tepeden halka dikte edilen bir uygulama olarak değil, tam tersine halkın kendisinden yöneticilere yansıyan bir talep olması halinde gerçekleşebilir ancak. Ama beğenmediğimiz şeyleri makul biçimde eleştirmek yerine ya onu görmezden geliyor ya da gözümüzün önünden yok olmasını diliyoruz. Sizce bu anlayışımız günün birinde değişir mi?

Söz konusu haber metni burada. Devlet Tiyatroları’nın yeni Kasım programı ise burada. Bizim konu hakkındaki görüşlerimiz bunlar. Sizin değerli fikirlerinizi de duymayı çok isteriz.