İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünün eski akademisyeni, yönetmen, sanatçı, fotoğrafçı İlker Canikligil, şu sıralar İstanbul Film Akademi’de yönetmenlik atölyeleri yürütüyor. Kendisiyle ilham dolu bir röportaj gerçekleştirdik.

Kamera ile ilk tanışmanız nasıl oldu?

Çocukken TRT’nin canlı yayınlarında bazen bir an için de olsa kameralar görünürdü. Onları görmek beni heyecanlandırırdı: Kameranın arkasında birisinin olduğu ve bizim gördüğümüz şeyin ardında aslında başka bir işleyişin olduğunu görmek ilgimi çekiyordu. Tabi çocuk kafasıyla kameraman olmak istediğimi hatırlıyorum.

Daha sonrasında nasıl gelişti sizin için olaylar?

Saint Joseph’te lise sonda okurken sevgili dostum Murat Önol’un kandırmasıyla (kendisi sonradan beni ekti ve şu anda İtalya’da performans sanatçısı olarak yaşamını sürdürüyor) yönetmen olmaya karar verdim. O yıllarda İstanbul’da sadece iki tane sinema okulu vardı ve bunlar toplamda 40 kişi falan alıyorlardı. Özel sınavlardan sonra Marmara Sinema TV Bölümü’ne girdim. İlk yıl fotoğraf çekmeye ve kurduğum küçük karanlık odada siyah beyaz baskılar yapmaya başladım. 95’te mezun oldum sonra aynı okulda master, sanatta yeterlik programlarına devam ettim. O yıllarda ve sonrasında yaptığım kısa filmlerle ulusal ve uluslararası 14 ödül kazandım.

Kariyerinizi hangi yönde şekillendirmeyi tercih ettiniz?

Bir süre reklam filmleri sektöründe çalıştım. Sonra sıkıldım ve Bilgi Üniversitesi’nde Sinema TV bölümünde 6 yıl boyunca tam zamanlı olarak dersler verdim. 2002’de yardımcı doçent olmuştum ama rahat bana rahatsızlık verir: O yüzden oradan ayrıldım. Herkes için aynı olmayabilir ama akademi insanları inanılmaz derecede atalete iten bir ortam. İçinde kaybolmak çok kolay.

Akademiden ayrıldıktan sonra neler oldu?

Önce eski bir öğrencimin çektiği bir uzun filmi (Gen) kurguladım ve Adana Film Festival’inde “En İyi Kurgu” ödülü kazandım. Sonra tekrar reklam filmi yönetmenliğine döndüm. Bir çok büyük müşteri ve ajans için reklam filmleri çektim. En sevdiklerimden bazılarını linklerden izleyebilirsiniz:

Fotoğraf hayatınızın neresinde duruyordu?

2006’da DSLR’ların yaygınlaşmasıyla bir süreliğine uzak durduğum fotoğrafa dijitalle geri döndüm. Klasik anlamda “fotoğrafa karşı” bir insan olarak işim zor tabi: Kıymetli örnekleri olduğunu bilsem de anı fotoğraflarından haz etmem ve pek bakmamaya çalışırım. Fotoğrafın veya video kameranın salt gerçekliğin temsili amacıyla kullanılmasından nefret ediyorum. Kamera dediğimiz şey en büyük yalanlara imkan veren araçtır. Gerçeğe o kadar benzer sonuçlar üretir ki bunlara kolayca aldanabilir ve gördüğünüz şeyi gerçek olarak algılayabilirsiniz. Oysa gördüğünüz asla gerçek değildir (böyle olma iddiasında olsa bile) aslında baktığınız şey yalnızca sayısal bir bilgidir. Bu bilgi büyük olasılıkla bir iktidar kurmak amacıyla size sunulmuş ve bu sunum öncesinde ve sırasında değiştirilmiş, eksiltilmiş, yönlendirilmiş ve daha akla gelmeyecek bin türlü yolla manipülasyona uğratılmış olabilir. Hiçbir şekilde düzenlenmeye uğramamış ham bir kare bile aslında mercek ve seçilen çerçeve sayesinde mutlaka gerçeklikten koparılmıştır. Flusser’in dediği gibi “fotoğraflar masal dünyasına aittir: Bir başları ve sonları yoktur, zamandan ve bağlamdan koparılmış anları ifade ederler”

Bu nedenle beni heyecanlandıran fotoğraf anlayışı artık çok bilindiği için değeri bazıları için azalmış olsa da Andreas Gursky ile örneklenebilir. 2007’de İstanbul’daki sergisini görünce çok etkilenmiştim. Tabi ki çok garip bir hikayesi olan Vivian Maier’in veya Cartier Bresson’un fotoğraflarını değersiz bulduğum anlaşılmamalı ancak yine de benim heyecan duyduğum alan o değil.

Sirens

Sirenler, pleksiglass altinda arsivsel pigment baski, 120×205 cm, 1/3 ed.

Fotoğraflarınızdan bir sergi oluşturma fikri nasıl çıktı ortaya?

Eşim Ebru’nun ve Kutluğ (Ataman)’ un da cesaretlendirmesiyle elimde biriken fotoğrafları sergilemek istedim ve 2013 ortasında Akaretler’deki Art ON ile çalışmaya başladım. Contemporary Istanbul 2013’te bazı işlerim sergilendi ve satıldı. Bunların ilki “Sirenler” adlı işti. Genelde 3+1 olarak az sayıda edisyon yapıyorum. “Sirenler”in bütün edisyonları satıldı. Sadece bendeki kaldı.

Hemen ardından 2014 başında Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde “More is Less – Çok Aslında Azdır” adlı ilk solo sergimi açtım. Bu sergi yukarıda açıkladığım fotoğraf anlayışıyla paralel olarak ciddi şekilde manipüle edilmiş 10 adet büyük boy fotoğraf ve bir 4K videodan oluşuyordu. Fotoğraflar serginin adıyla ilişkili olarak İstanbul’daki gökdelenlerin ve mimari yapıların bir tür kanser gibi çoğalmasını ve bu çoğalmanın aslında bir azalma olduğunu anlatıyordu. “Son Günler” adlı videoda ise bu yeni yapılaşmanın merkezi olan Levent’in sular altında kalışını izliyordunuz. Bu serginin hem de Zorlu gibi bir yerde olması epey şaşırtıcıydı benim için.

Güncel projeleriniz neler şu sıralar?

2014 ortasında galeriyle ayrıldık ve şu anda serbest çalışıyorum. Geçen ay Londra’da CONTRA adlı Çağdaş Türk Sanatı Fuarına katıldım. Bir de 2007’de çıkardığım “Dijital Video ile Sinema” adlı kitabı yeniledim. Yakında çıkacak, onun son düzeltileriyle uğraşıyorum.

Bunun dışında İstanbul Film Akademi’de yönetmenlik atölyeleri yürütüyorum. Yönetmenlik bir yaratıcılık alanı olmasının ötesinde gerçekte diğer meslekler gibi bir meslek. Temelde bir yönetmenin görevi herhangi bir mesaji sinema diliyle ifade etmek, edilmesini sağlamaktır. Bu da sanıldığının aksine özünde son derece teknik bir iştir. Bilmeniz gereken çok fazla teknik ve estetik unsur vardır. Bunlar öğretilebilir ama aslında hemen hepsi en çok deneyimle geliştirilebilir. Katılımcılara bu deneyimi yaşatmaya çalışıyoruz. Genelde herkes memnun ayrılıyor.

Sanat sizin için ne ifade ediyor?

Sanatın özünde bir tür dervişlik olduğuna (olması gerektiğine) inanıyorum. Satış, fuar, sergi, galeri, küratör gibi şeylerin ötesinde birinin kendi başına kalıp bir şeyler hayal etmesi, bunları ortaya çıkarması ve sonra da insanlara göstermesi (ya da göstermemesi!) başlı başına bir yolculuk. Ne yazık ki bugün dünyada sanat adına çok maskaralık var. Sanat sosyolojinin veya politikanın bir kolu değildir.

Peki ya sinema?

Sinema dünyasına da biraz mesafeliyim zira yıllar içinde herhangi bir şey yaparken “kontrolün” en önemli güç olduğunu anladım: Sinema ne yazık ki bir çok insanın birlikte çalışmasını gerektiren ve çok büyük finans gücü isteyen bir alan. Gerçekten kontrole sahip değilseniz işiniz çok zor. Budalaca komediler ya da sömürü filmlerinin ortasına düşebilir insan.

Son yıllarda birçok genç ve yetenekli yönetmen kendilerini duyurmaya başladı. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Evet sinema alanında büyük bir hareketlenme var. Herkes ilk filmi çekmenin zor olduğunu ve önemli olduğunu düşünür ve gerçekten öyle ama daha zoru var: İkinci filmi çekmek. Bu konuda daha yol var gidecek. Yapılmaya çalışılan şeylerin bazıları heyecan verici ama ne yazık ki çoğu amatör görünüyor. Heves tabi ki çok önemli bir itici güç ama heves tek başına yeterli değil.

Genç sanatçılara ve yönetmen adaylarına bir başucu tavsiyeniz var mı?

Amerika’da tanıştığım bir arkadaşımın sözünü tekrarlamalıyım: Get Paid! (Paranızı alın). Tabi bu ilk bakışta sanatçı ve yönetmen adayları için garip bir tavsiye gibi görünebilir. “Bol kitap okuyun veya sergilere gidin” falan demem daha güvenli olurdu! Ama ben bu meseleyi de önemli görüyorum. Ne yazık ki ülkemizde yaratıcı alanlarda büyük bir sömürü var. Türkiye’de benim kuşağım paranın, para konuşmanın, hatta ona fazla sahip olmanın yanlış, ayıp bir şey olduğunu düşünmeye programlandı ve bu sömürüye açık bir anlayış.

Kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada birisi size “para önemli değil sen önce şu işi bir yap” diyorsa iki ihtimal var: Ya yalan söylüyordur ve sizi sömürmeye hazırlanıyordur, ya da saftır. Her iki durumda da oradan uzaklaşmakta yarar var.

Bu, para için ruhunuzu satın; saçma sapan işler yapın veya içinde çıkar olmayan hiç bir işe girmeyin demek değil elbette. Son analizde elbette para önemli bir şey değildir çünkü bir gün hepimiz öleceğiz ancak bu sistemde bir şeyleri gerçekleştirmek istiyorsanız ne yazık ki o kağıt parçalarına ihtiyacınız var. Hele de film ve sanat işlerindeyseniz parasız neredeyse hiçbir şey yapamazsınız. Sık sık aslında parasız ne harika işler yapılabileceğinden bahseden insanlar duyarsınız. Onlara inanmayın!

Sizce iyi bir yönetmen olmanın en önemli formülü nedir?

Aslında benim de çoğu zaman uygulayamadığım ve gerçekten çok ama çok zor bir formül var: Hayır diyebilmek. Efsane görüntü yönetmeni Gordon Willis’in meşhur sözüydü: Hayır demeniz gerekir. “Hayır, bu öykü böyle anlatılmayacak, o oyuncu filmde olmayacak, bu ışık buraya konmayacak!”

Tabii kör bir inatçılık değil burada sözünü ettiğim ama gerçekten bazı şeylere hayır demek zorundasınız. Bir yönetmenin asıl görevi filmin en etkili şekilde ifade edilmesini sağlamaktır fakat film denen şey o kadar ölçülüp biçilemez bir şeydir ki herkesin her filmle ilgili iyi kötü bir fikri vardır. Bu fikirlerin çoğu ne yazık ki basmakalıp ve garantici fikirlerdir. Bunlara kapılırsanız asla iyi bir şey çıkaramazsınız. Bugüne kadar kaç yapımcıyla görüştüysem “Böyle sıcak, duygulu, eğlenceli bir film yapmak lazım” dan başka söz duymadım.

Tabii bir de meseleye “yönetmen olmak” diye bakmamak gerek belki. Zira bu sizi uzun vadede yıpratır ve hayır demeniz gereken şeylere evet demenizle sonuçlanabilir. Bir yönetmen hayatında kaç film çekebilir ki? Diyelim ki 20 film çektiniz (ki bu epey yüksek bir sayıdır). 20 filmin yapımı 20 yılınızı alır büyük olasılıkla ama böyle bile olsa arada uzun boşluklar olacak, yapmayı umduğunuz birçok proje ertelenecek, iptal olacaktır. Bu da aradaki büyük boşlukları “yönetmen” olarak geçirmeyeceksiniz demektir. Bu zor bir hayattır ve yönetmenlik yapamasanız da bir şekilde kendinize saygınızı sürdürebilmeniz gerekir. Bence yönetmenlik dünyanın en zor mesleklerinden biri bu açıdan. Mimarlığa benziyor biraz. Orada da aslında başkasının finansıyla iş yapıyorsunuz.

En sevdiğiniz yönetmen ve en sevdiğiniz film hangisi?

Bunu hep düşünüyorum ama yıllardır cevap değişmedi: En sevdiğim yönetmen Kubrick. Arada onunla ilgili kitaplar okurum hala. Aradan geçen bunca yıla ve görece az film çekmiş olmasına rağmen işlerine hayran olmamak çok zor.

En sevdiğim film ise garip şekilde bir Kubrick filmi değil. Ridley Scott’un Alien ve Blade Runner’ını severim. Aslında ikisi de Hollywood filmi sonuçta ama o filmlerde garip bir çekicilik var.

Görece daha yenilerden Fransız Gaspar Noé’yi seviyorum. Çok tuhaf filmler yaptı. David Fincher da bazı filmleriyle ilginçtir. Sürekli bir şeyler deniyor. Lars von Trier tabii sanat sinemasının kralı! Ben hala ilk 3 filmini daha çok seviyorum kendisi onları reddetse de.

Bir eğitmen olarak Türkiye’deki eğitim sistemi hakkında ne düşünüyorunuz?

Tamamen yanlış.

Son okuduğunuz kitap neydi?

David Lynch’ten “Catching The Big Fish” (Büyük Balığı Yakalamak) ve “My Name is Charles Saatchi and I am an Artoholic” (Benim adım Charles Saatchi ve Bir Sanatkolikim). İkisi de çok iyi ve kolay okunan kitaplardı. Özellikle Saatchi’nin kitabı çok samimi ve eğlenceli. Çoğu insan için Charles Saatchi bir karanlık bir figürdür ama kitabı okuyunca sevimli bulmaya başlıyorsunuz. Sanat dünyasını anlamak için okumakta fayda var.

Bizi tanıştırmak istediğiniz, tanısanız keşfetseniz seversiniz dediğiniz biri ya da birileri var mı?

Var. Yerçekimi adlı grup. Onlara bir de klip çektim birkaç ay önce. Müzikleri harika bence.

Çok Teşekkürler.

Photography

Website