The Cut nasıl bir film? The Cut kendisini izleten, düşündüren, sorgulatan, yer yer duygulandığınız ama en çok da empati yaptıran bir film. Fatih Akın, senaryosunu Mardik Mardin ile beraber yazdığı The Cut’u geçtiğimiz aylarda Cannes Film Festivali’nden çekmişti, Venedik Film Festivali’nden ise Altın Aslan’la dönmüştü. Çok merak edilen, çok eleştirilen, iki ayrı uca dokunan ve bir o kadar da sert bir film.

Senaryo itibariyle Türklerin Ermenilere Soykırım yaptığını düşünen ve düşündüren bir çizgide seyreden The Cut’tan sonra Fatih Akın’ı vatan haini ilan edenler ve hatta linç girişiminde bulunmak isteyenler bile olacaktır. Kariyeri açısından iyi bir dönüm noktası mı yoksa kötü bir dönüm noktası mı olacağını hep birlikte göreceğiz.

Filmi izlerken size tavsiyem önyargınızı cebinize koyup gitmeniz. Fakat sorulacak birkaç soru da yok değil. Yeni Türkiye bu filme ne kadar hazır? Ermeni Soykırımı gerçekten oldu mu? Olduysa da neden ve nasıl olduğunu sorgulamalı mı yoksa sorgulamamalı mı? Söylenenlere göre o yıllarda (1915) sadece Türklerin yoğun olduğu yerlerde Ermeniler öldürülmüyordu. Ermeniler de kendi mahallelerindeki Türkleri öldürüyordu. Bu iki taraflı bir savaştı ama bir tarafın sayısı tabii ki daha fazlaydı. Bu yüzden sadece Ermenilere yapılanları tek taraflı göstermek ne kadar doğru? Azınlıkların her zaman ötekileştirildiği ve yıllarca sürüldüğü bir gerçek fakat yüzyıllarca dostça yaşadığımız birçok farklı ırktan millet de var. Nitekim o dönemin Ermeni başkanı yazdığı kitabında savaş zamanı İngiltere tarafından Türklere karşı doldurulduklarını açıkça belirtmişti. Sadece Ermeniler değil olayın içinde Ruslar da İngilizler de var. Bu yüzden filme “Ermeni Soykırımı gerçekten oldu mu?” diye düz bir mantıkla yaklaşamayız.

Fransız aktör Tahar Rahim’in başrolde olduğu filmde, Mardin’de yaşayan Ermeni bir ailenin erkekleri, gecenin bir yarısı ailelerinden koparılıp zorla götürülüyor. Ailenin babası rolündeki demirci ustası Nazarat Manukyan, Osmanlı askerleri tarafından alıkonuluyor ve bundan sonra kaçış hikayesi başlıyor.  Filmi sadece Ermeni Soykırımı hakkında diye sınıflandırmak doğru değil. Çünkü ikinci bölümden itibaren bir babanın kızlarını ararken başına gelenleri ve zorlukları izliyoruz. Savaş bitiyor ve filmde yeni bir dönem başlıyor. Bu film sadece soykırıma değil aynı zamanda savaşın ne kötü bir illet olduğuna ve savaş bitse de yaralarının sarılmasının uzun yıllar sürdüğüne işaret ediyor. Bir taraftan da kişisel seçim hakkınızın pek de olmadığı hükümet ve ordu tarafından dayatılanı yapmanızın beklendiği de seyirciye hissettiriliyor. Bütün ima ve örneklemeler tamamen kendi yorumunuza bırakılmış yönetmen tarafından.

Böyle bir film çekmek ve buna cesaret etmek kolay şey değil. Orhan Pamuk gibi Fatih Akın’ı da taşlamadan önce biraz durup düşünmek gerek. Böyle hassas bir konunun hakkı verildi mi? Bana göre şimdiye kadar verilmedi. Hiçbir gerekçe ne olursa olsun bir milletin sadece ait olduğu ırk yüzünden öldürülmesini haklı kılamaz. Filmin bu konuda eleştirebileceğim en büyük sorunu, soykırım bölümlerinın çok kopuk olması. Kadınlara tecavüz kısımlarında bunu yapan sadece Türkler miydi mesela? Sadece bu filmde değil, dünya üzerindeki bütün milletlerin elinde o dönemler, savaş dönemleri olduğu için kan var. Tüm dünyanın elinin kana buladığı bir zamandan bahsediyoruz. Güçlü hatta zalim olanın ayakta kalacağı zamanlar… Bu yüzden filmi izlemek de yazmakta benim için tedirgin edici oldu.

Bir yandan Fatih Akın’ı böyle bir konuyu çekmeye cesaret ettiği için takdir ediyorum. Fakat zamanında Geceyarısı Ekspresi’nde olduğu gibi bu meselenin tek  taraftan yansıtılamayacak kadar derin bir konu olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen eleştiriler de sinema yönünden ziyade, işin siyasi yönünü ele alacaktır. Bu arada filmde severek dinlediğimiz Hindi Zahra’yı görmek güzel bir sürpriz oldu.

İyi Seyirler!