Yazının hemen başında belirteyim; bu listede Game of Thrones, Sons of Anarchy, The Walking Dead gibi devler yok çünkü listeyi yalnızca 2014’te başlayan dizilerden oluşturdum. Senenin sonuna gelirken, heryer 2014’ün enleri listeleriyle doldu. Fakat görüyorum ki diziler söz konusu olduğunda, 5 senedir yayınlanan dizileri yeni başlayanlarla bir tutup, henüz kendini bulma şansı yakalayamamış olanları yerden yere vuranlar var. Ben daha tutarlı ve dengeli bir karşılaştırma yapabilmek için sadece bu yıl başlayanları ele aldım. 24’ün yıllar sonra gelen yeni sezonu, Forever, Scorpion, Bosch, RBS gibi izlemediğim bir sürü diziler de var. Gönül isterdi ki onları da izlemiş olayım ve bu listedeki yerine koyayım. Fakat zamanım aynı anda belirli sayıda dizi izlemeye müsade ediyor. İşte karşınızda izlediğim kadarıyla 2014’ün en iyi 8 dizisi!

TrueDetective

True Detective (HBO)

Louisiana’nın nemli ve mistik atmosferinde geçen dedektiflik dizisi True Detective sadece 2014’ün değil, tüm dizi sektörünün göbeğine bomba gibi düşen bir fenomen oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin başı dertten kurtulmayan güney eyaletinde işlenen seri cinayetleri aydınlatmaya çalışan iki dedektif; Rust Cohle ve Martin Hart’ın hikâyesi, Lost’tan bu yana açlığını çektiğimiz “teori üretme” semptomlarımızı azdırmıştı adeta. Dizinin her yönü kendi starını yarattı; jeneriği (ki HBO bu fenomeni daha önce bir başka “Güneyli” dizisi olan True Blood’ta da başarmıştı), Rust Cohle karakterini canlandıran Matthew McConaughey’in olağanüstü performansı, Rust Cohle’un özlü sözleri, seks sahneleri, pedofili ve gizli tarikatlere değinen konusu, göndermeleri derken, True Detective alıştığımız tarzda bir “dedektiflik dizisi” olmanın çok ötesine geçti. Aslında sosyolojik açıdan bakarsak mistik öğelere, dini vaazlara, folklore ve şehir efsanelerine ne kadar düşkün olduğumuzu daha iyi görebiliriz.

Dizinin Artıları:

Woody Harrelson ve Matthew McConaughey’in muhteşem oyunculukları, soundtrack seçimi, görüntü yönetmenliği, jeneriği, diyalogları.

Dizinin Eksileri:

Birinci sezon finalinin beklentilerin çok altında kalması, ikinci sezonda bambaşka karakterlerle farklı bir öyküye odaklanılacağı için ucu açık kalan sorular, “It’s not porn, it’s HBO” parodisini anımsatan anlamsız seks sahneler.

LEftovers

The Leftovers (HBO)

Bir başka HBO dizisi olan The Leftovers post-apokaliptik dizilerin standartlarının dışına çıkan, enteresan bir “geride kalanlar” hikayesi. Tom Perrotta’nın aynı isimdeki romanın uyarlanan dizi yine Lost’tan tanıdığımız ve bizi “Lost’un çok kötü bozması” fenomenine maruz bırakan Damon Lindelof’un yapımcılığında çekildi. (Kendisi, bir yapımda adı geçince ilk iş ‘Vallahi Lost gibi bitmeyecek!’ diyor.) Uzun formatta çekilen pilot bölümü, oyunculukları ve diyaloglarıyla alıştığımız HBO çıtasında gezinen dizi, dünya nüfusunun %2 lik kısmı kaybolduğunda geri kalanların hayatlarına nasıl devam edeceği sorusu üzerine odaklanıyor. Hatırlarsanız, çok benzer bir soruyu The 4400, The Returned ve The Event dizileri de sormuştu. Fakat The Leftovers’ın hem tonu hem de yaklaşımı saydığım bu dizilerden daha farklı. Daha gerçekçi ve karanlık bir atmosferde işlenen hikaye, gidenlerden çok kalanların psikolojisine odaklanıyor.

Dizinin Artıları:

Karakter odaklı bölümlerinin çok başarılı olması, jeneriği, Christopher Eccleston ve Amerikan aksanı, müzikleri, olayların beklendiği gibi belirli bir düzen ve akıcılıkta gerçekleşmemesi, izleyiciyi sürekli diken üstünde tutan atmosfer,

Dizinin Eksileri:

Dizinin aşırı yavaş temposu- ki ben çok seviyorum fakat izlenecek çok fazla dizi, çok az zaman olan günümüzde bu bir dezavantaj sayılabilir, kafada oluşan sorulara defeatle cevap verilmeyişi –ki bu da bana kalırsa gayet normal bir şey, The Walking Dead’te zombilerin nereden geldiğini sormak aklımıza bile gelmedi, fakat her soruya cevap arayan arsız seyirciyi mutsuz edebilir, insani depresyona sürükleyen karanlık atmosfer –ki ben bundan da aşırı zevk alıyorum, gördüğünüz üzere diziye bir eksi yön bulabilmek için çırpındım.

Fargo

Fargo (FX)

Tüm ön yargıları boşa çıkartan harika bir dizi Fargo. Hatta bence True Detective’in gölgesinde kalması tamamen talihsizlik. (Fargo’nun da ikinci sezonu tamamen farklı karakterlerden oluşacak.) ABD’nin dandik eyaletlerini yaşanacak yerler olarak gösteren, salaş ve bitik mekanlarını Karaköy’de taklit edilmeye çalışılan trend halien getiren bu görüntü yönetmenliği anlayışı, Fargo’yu ve dolayısıyla Minnesota’yı da yerden alıp, başımızın tacı yaptı. Fargo Coen kardeşlerin ünlü ve kült filmiyle alakalı bir dizi. Başrolünde toplumumuza Angelina Jolie’nin eski kocası olarak malolan Billy Bob Thornton oynuyor ki kendisi tüm diziler aleminin en fantastik kötü karakterlerinden birisi olabilir. Zaten genel olarak tüm oyunculuklar çok başarılı. Zaten tüm bu güzel özellikler, kış atmosferi, müzikler falan derken kurgudaki boşlukları görmezden gelmeye başlıyorsunuz. Eğer hâlâ göz atmadıysanız beklemeyin ve soğuk kış günleri yaklaşırken Fargo’ya bir şans verin.

Dizinin Artıları:

Coen kardeşlerin ruhu, Billy Bob Thornton, Martin Freeman, Bob Odenkirk, müzikler, kara kış,

Dizinin Eksileri:

Olay örgüsündeki boşluklar, kurguda yer yer hissedilen aksaklık, FBI’ı çocuk oyuncağı zannetmeleri,

MarcoPolo

Marco Polo (Netflix)

Her karesinden özen ve detay fışkıran bir dizi Marco Polo o nedenle iki paragrafa nasıl sığdıracağımı bilemiyorum. Herşeyden önce Hollywood hiyerarşisindeki yeri apayrı. Dağıtımcısı Netflix, Kazakiastan, Malezya gibi ülkelerde çekilmiş, ABD’nin network standartlarından çok farklı bir halet-i ruhiyesi olan, ilginç bir yapım. Eğer değişik, gerçekten değişik bir dizi izlemek istiyorsanız Marco Polo’ya göz atmanızı öneririm. Moğol İmparatorluğu’nu ve o dönemin kültürünü anlatan bu dizi bildiğimiz Amerikan dizilerinden epey farklı bir dönem dizisi anlayışı ve prodüksiyon değeri içeriyor, o nedenle beklentilerinizi sıfırlamanız Marco Polo’yu izlemeye karar verdiyseniz, yerinde olur.

Bu dizinin herşeyi güzel fakat ben, beni en çok vuran yerinden söz etmek istiyorum: görüntü yönetmenliği. Evet True Detective de bu konuda muazzamdı, Fargo’yu da çok beğeniyorum ama Marco Polo bence, bunların da bir “tık” üzerinde bir havaya sahip. Sam Raimi’nin Zeyna’sından bu yana gördüğümüz ve alıştığımız, Game of Thrones’da da karşımıza çıkan “fantastik yapımın ortaçağ soslu sahne tasarımları” burada yok. Belki biraz oryantalist ama kesinlikle daha büyülü, daha ayrışmış, daha karakteristik bir sanat yönetimi var ve her biri tablo gibi olan sahnelerini izlemeye gerçekten doyamıyorum. Ve bunu network dizilerinin klasik yaklaşımlarına kıyasla, daha yenilikçi bir ekiple yapıyor olamaları Marco Polo’nun başarısını gözümde daha da önemli kılıyor. Dizinin hiç eksiği yok mu? Var tabii. Kurgusunda kahramanı kayırmanın dibini görmüşler, milletin hayatını adadığı şeyleri bizimki 3 günde öğreniyor, alt metinde beyaz adam övücülüğü yok denemez falan filan. Fakat özellikle Amerikan eleştirmenlerin yerden yere vurduğu Marco Polo’yu ben acayip sevdim. Eğer birbirinin kopyası dizileri izlemekten bıktıysanız, farklı bir tadı olan Marco Polo’yu mutlaka izleyin ve zamanında Türkleri de manipüle eden şıllık Çinli prenseslerin türlü numaralarına ve dövüş sanatlarına doyun.

Dizinin Artıları:

Görüntü yönetmenliği, sanat yönetmenliği, değişik dönem hikayesi ve entrika üzerine odaklanan konusu, farklı yapım değeri anlayışı, müzikler,

Dizinin Eksileri:

Oryantalizm, Marco Polo’nun kendisini tekrar eden bir karakter olması, bazı noktalarda göze batan mübalağa, HBO’ya özenildiği her halinden belli olan bir çıplaklık anlayışı,

Stalker

Stalker (CBS)

Benim için bu sezonun en ilgi çekici açılışı Stalker’dan geldi. Bu diziyi 11. Bölüme kadar sıkılmadan izledim fakat yazımı pilot bölüm üzeirnden yazacağım. (Spoiler vermeden değerlendirmem çok zor çünkü.) Herşeyden önce, herkes tarafından bir tarafa çekilmeye hazır olan ‘Stalking’ mevzusunu işliyor ki zaten tepkiler de beklediğim gibi oldu; pro-feministlerden, ev hanımlarına, sosyal medya uzmanlarından, gazetecilere herkes çıldırdı. Bugünlerde, “Erkeklerin izlemesi gereken en iyi 50 film” listesi yaptığınızda bile seksist, hatta mizojinist olmakla suçlandığınız düşünülürse, kendini daha duyarlı biçimde pazarlamak için ortalığa saçılan sahtekarları görmek sürpriz olmadı. Dizide işlenen olaylar Amerika’dan Kanada’ya, Türkiye’den İsveç’e dünyanın her yerinde, en az pilot bölümdeki kadar korkunç, hatta ortalıkta yaşanıyor ama insanlar delirmek için, bunun kurgusal tezahürünü ekranda görmeyi bekliyorlar. Aslında Maggie Q‘nun canlandırdığı Beth Davis karakteri son derece güçlü, zeki ve proaktif bir karakter. Fakat bir nedenden ötürü, onlarca olay yeri dizisinin başaramadığı “mizojini” fırtınasını, Stalker koparmayı başardı.

Buradaki en büyük sebebin, artık alıştığımız ve binlerce yıldır kanıksadığımız cinayetten öte, son yıllarda hayatımıza giren “gözetleme” merakımızın işlenmesi olduğunu düşünüyorum. Hepimiz, belli bir dereceye kadar magazini seviyoruz ve bu ilgiyi kamusal olmayan hayatlara yönelttiğimizde, bir bakıma “suçlu” haline gelmiş bile olabiliriz. Yalnızca Amerika’da 6 milyon insan bu sorunun kurbanı ve basit bir Facebook mesajından, tecavüze, hatta cinayete kadar uzanan bir skalada korkunç sonuçlar üreten bir “takip etme / edilme” durumu var. Sosyal medyadaki profillerimiz, check-in’lerimiz, fotoğraflarımız, her an nerede ne yaptığımızı göstermeye duyduğumuz ilkel tutku bizi açık hedef haline getirdi ve adli sonuçlar doğurmasa bile, hayatımızın bir yerinde mutlaka bunun kurbanı oluyoruz. Tecavüz kurbanlarını bu korkunç gerçeği “fantezi” haline getiren çiftlere “patalojik vaka” gözüyle bakması gibi, stalking mağduru olan insanların da rating yemi olmaktan hoşlanmayacağı bir gerçek. Fakat cinayet, gasp, ev içi şiddet, dolandırıcılık ve hatta pedofili gibi dünyanın binbir pisliğinde olduğu kadar onlar da, kabuslarının kurgulaştırılabileceği gerçeğiyle yüzleşmeli. Burada en temel ayrım, bu olgunun özendirici hatta yol gösterici biçimde işlenmemesi gerekliliği. Açıkçası Stalker’ın pilot bölümünde böyle bir şeye rastlamadım. Hatta genelde olanın aksine, bölümün kurbanları yalnızca kendini savunmaktan aciz gösterilen kadınlar değil, bir erkekti. Ve kanun koruyucunun kendisi olan erkek figürü de -Jack-, aynı suçu işleyen bir unsur olarak gösterildi.

Bence Stalker’ın ahlaki bir eleştiriden çok, kurgu yönünden mercek altına alınması lazım. Yarattığı gerilim, hatta belirli klişelere rağmen karakter gelişimi de ilk bölüm için iyiydi. Fakat özellikle sonuca giden son bölümde ciddi bir tempo ve inandırıcılık sorunu vardı. Eğer her bölümde oluşturdukları gizemi, böyle baştan sona bir kurguyla çözeceklerse dizinin ömrü uzun olmaz demiştim. CBS bu problemi çözdü, şimdi dizi hem ara hikayelerle hem de ana öyküsüyle dolu dizgin gidiyor. Standart olay yeri inceleme dizileirnden gına gelenlere rahatlıkla öneririm.

Dizinin Artıları:

Maggie Q (aslında müthiş bir oyunculuk sergilediği söylenemez ama ben fanıyım), müzik seçimleri, hızlı ve başarılı biçimde gerçekleşen karakter gelişimi, stlaking sahnelerinin aşırı derecede rahatsız edici olması, hızlı ve derli toplu tempo, başarılı konuk oyuncu seçimleri (Buffy’den Riley’i bile gördük.)

Dizinin Eksileri:

Bölüm çözümünün son 15 dakikaya yığılması, olayların çok çabuk çözülmesi, tahmin edilebilirlik,

Flash

The Flash (CW)

CW‘nun beş yıllık geçmişindeki en yüksek pilot bölüm rating’lerine sahip olan Flash, gerçekten iyi başladı. Barry Allen‘ı canlandıran Grant Gustin acayip doğru seçim. Ama bana kalırsa, Flash asıl gücünü CW’nun diğer süper kahraman dizisi Arrow’dan alıyor. Zaten Green Arrow’dan çok daha kapsamlı bir franchise gücü olmasına rağmen, onun Spin-off‘u gibi başlamasında da Arrow’un müthiş başarısı etkili. O nedenle doğru bir dokunuş yaparak, filmlerle paralel giden Agents of S.H.I.E.L.D. gibi Arrow / Flash sahnelerine yer vermişler. Bu birliktelik, hem iki dizinin evrenlerini güçlendiriyor, hem de rating’ler açısıdan daha fazla izleyici bağlılğı garantiliyor. Buffy / Angel’dan beri en sevdiğimiz şeylerden biri olan Crossover müessesesi, Flash’ın en büyük silahlarından biri. Bu arada dizinin pilot bölümünden itibaren maksimum zevi almanız için Arrow izlemeniz bence şart.

Dizinin bana göre eksik yönleri de yok değil. Oyunculuklar gerçekten tırt, biz karakterleri sevdiğimiz ve CW dizisi diye beklentileri dibe vurdurduğumuz için gözümüze batmıyor. Star laboratuarının diğer yancıları da Arrow’daki Felicity Smoak ya da John Diggle örneği kadar güçlü değil. Ama bunlar, her dizide birden oturmuyor. Bu anlamda Flash ve ekibinin kaderinin Agents of S.H.I.E.L.D. örneğine benzeyeceğini düşünüyorum. Eğer yeterince zaman olursa, karakter gelişimi onları sevebileceğimiz biçimde gerçekleşecektir. Zaten mid-season öncesi bu hedefe yaklaşmaya başladılar. Ve Barry Allen ve Flash’ın süperkahraman olarak ilgi uyandıran yapısı diziyi ayakta tutmaya yetecektir. Yeter ki görsel efektlere pilot bölümde olduğu kadar özen gösterilsin. Ve esas kızımız Iris West’in kaderi, Merlin‘deki Gwen‘e benzemesin. (İticilik açısından…)

Dizinin Artıları:

The Flash (En sevdiğim süperkahramanlardan biri), Barry Allen / Flash’ı canlandıran Grant Gustin, Arrow cross-over’ları, DC evrenine yapılan göndermeler, bölüm sonu profesörü,

Dizinin Eksileri:

Vasat altına düşen oyunculuklar, Iris, çok fazla filler bölümün olması, sıkıcı her bölümde bir metahuman avı konsepti,

HTGAWM

How to Get Away with Murder (CBS)

Cinayetten nasıl yırtarsınız? Kusursuz cinayet nasıl işlenir? Hukukla ilgisi olsun, olmasın birçok insanın aklına gelmiş bir sorudur bu. O nedenle çeşit çeşit polisiye romanda, dedektiflik dizisinde ve suç filminde bitip tükenmeden işlenir. Hukuk eğitimi almış biri olarak ben de ‘Adli Psikoloji’ dersinde ‘Kusursuz Cinayet’ konusunu görmüştüm. Kurşunun giriş çıkış yarasından, parafilik davranışın niteliğine, skatolojiden, ahlak kurallarının ego üzerindeki etkisine kadar binlerce farklı bilinmeyeni olan bir denklem bu. Yeni ABC dizisi “How to Get Away With a Murder?” da Amerikan adalet sisteminin en cafcaflı oyuncularından biri olan ceza avukatları ile konuya giriyor; Tüm gözler sizin üzerinizdeyken, cinayetten nasıl yırtarsınız?

Middleton Hukuk Fakültesi‘nin öğrenci ve öğretmenlerini konu alan dizide, ilk senesinde ünlü ceza avukatı Annalise Keating’in dersine giren dört ana karakterin hayatına odaklanıyoruz; Wes Gibbins, Connor Walsh, Michaela Pratt ve Laurel Castillo. Casting son derece başarılı olmuş; Viola Davis diziyi tek başına alıp götürüyor. Genç oyuncular Alfred Encoh (Harry Potter’daki Dean Thomas), Jack Falahee, Aja Naomi King ve Güney Amerika’dan transfer Karla Souza’da ilk bakışta rahatsız etmiyor. Yan karakterler de fena değil; Keating’in oyuncağı Dedektif Leahy, tacizci yancı Frank Delfino ve gizemli kapı komşusu Rebecca Sutter’da hikâyeyi destekleyen unsurlar. Daha ilk bölümde hem sayıca epey fazla olan karakterlerini tanıtmayı, hem ana hikayeyi, hem yan hikayeyi kurmayı ve merak unsurunu devreye sokmayı başaran “How to Get Away With a Murder?” bu sezonun en sağlam yeni dizilerinden biri.

Dizinin Artıları:

Hukuk dizilerinde alışkın olduğumuz ağır tempo ve terminoloji bu dizide yok, karakter gelişimi çok hızlı, oyunculuklar genel olarak başarılı, kurgunun temposu hiç düşmüyor, izlemesi ve karakterleri takip etmesi kolay,

Dizinin Eksileri:

Çok fazla ergen draması var, bazı sahneler ve tepkiler çok sık tekrar ediliyor, seyirciye açıklama yapılan sahneler fazlalıkta, görüntü yönetmenliği çok vasat,

Gotham

Gotham (FOX)

Ben MacKenzie, Donal Logue, Jada Pinkett Smith gibi iddialı isimlerle, genel kültürümüzde önemli bir yer tutan Gotham şehrinin kahramanları ve suçlularını ele alan dizi, bir Fox prodüksiyonu. Fox dizisi olması Gotham için hem şans, hem dezavantaj. Rating’ler düştüğü anda, dizinin ipini çekmesiyle bilinen Fox, sadık fanların sesine aldırış etmemesiyle ünlü bir kanal. Bu nedenle diziyi seviyorsanız, sosyal medya hesaplarından, Netflix ya da Hulu üyeliklerinize kadar elinizdeki tüm imkanlarla ona sarılmanız lazım. Gerçi Türkiye’den izliyorsanız, şimdilik endişelenmenize gerek yok. Çünkü Nielsen‘a göre geçen haftanın en fazla konuşulan yeni dizisi Gotham oldu.

DC evreninin ikonik karakterlerinden Bruce Wayne‘in çocukluğuna ve James Gordon‘ın ilk günlerine odaklanan Gotham, başlangıç noktası olarak tarihin en ünlü hayali trajedilerinden biri olan Wayne ailesi cinayetini alıyor. Gotham’ın en büyük koruyucusu ve süperkahramanlar evreninin en ünlü şövalyesi Batman’in ortaya çıkışına neden olan bu cinayeti çözmeye çalışan çaylak polis Gordon, ortağı Harvey Bullock ile entrikanın, şiddetin ve karanlığın şehrinde ‘kötülere karşı mücadele’ veriyor. Aslına bakarsanız, bu hikayede Wayne’ler ve Gordon dışında kötü olmayan biri neredeyse yok. Bullock tam bir anti kahraman ve iyi polis kötü polis klişesini bile kendi bataklığına sürüklüyor.

Dizinin en iyi yanı, gücünü DC evreninden alan karakterleri. Ben McKenzie‘nin başarıyla canlandırdığı genç James Gordon, Donal Logue’un canlandırdığı Harvey Bullock, Jada Pinkett Smith’in sessizlikle dolu kariyerine muhteşem bir kızıl çalan Fish Mooney ve DC evrenini en tarz kötülerinden biri olan Carmine Falcon -John Doman güzel oynuyor- Gotham’ın en güçlü yönlerinden. Ama bence Batman evreninin en korkutucu kötüsü olan Penguin -evet Joker’den bile- dizinin süperstarı. Robin Lord Taylor, Penguin’in sıfırdan başlayan suç kariyerini öyle bir oyunla ortaya koyuyor ki, karakterin her hareketi bir haftalık gerilim dizisi gücünde. Buradaki en büyük eksik, Oswald Cobblepot‘in suça eğilimindeki esas neden, ama bunun da ilerleyen bölümlerde iyice ortaya çıkacağını düşünüyorum. Karakterlere yaptıkları dokunuşlar, Arrow’da olduğu kadar yerinde olmuş diyemem. Örneğin Selina Kyle’ı orijinal hikayesi ile izlemek isterdim, Smallville’deki gibi yaş problemini ortadan kaldırmak için yeni bir hikaye ile Gotham’a yedirilmiş olmasını değil.

Eğer Batman evrenini seviyorsanız, ve canınız Dark Knight serisindekinden daha karanlık bir Gotham atmosferi çekiyorsa mutlaka bu diziye bir şans verin. Eğer çizgiromanlardan hoşlanmıyorsanız, polisiye macera gözüyle de bakabilirsiniz.

Dizinin Artıları:

DC Evrenini CW evreninden epey farklı bir tonda işlemesi, Penguen, Penguen, Penguen, Casting’in beklediğimden çok daha başarılı olması, Çizgi roman estetiği ile TV ekranına yansıtılan şiddet, DC evreni göndermeleri, Batman’siz Gotham’ı izlenebilir hale getirmiş olmaları,

Dizinin Eksileri:

DC evrenine yabancı olanlara da durumu çaktırmak için çok fazla ip ucu vermesi, Barbara, tam olarak adını koyamadığım, şundandır diyemediğim o belli-belirsiz olmamışlık hissi, diyalogların aşırı zorlama olduğu bazı sıkıcı ve iç bayıcı anlar, tüm DC kötülerinin mahalleden arkadaş olması,