Can Kazaz: Çikolata, sakin, belli, aşık, ses, loş.

Elvis Presley/ Wooden Heart

Babamın, beni ve özellikle abimi uyutma amaçlı ninni olarak söylediği şarkıdır aslında. Geçtiğimiz Ağustos kendisini kaybettik… Yoğun bakımdayken ona dinletebildiğimiz son şarkılardan biriydi. Babam, hazırladığım daha uzun bir playlisti dinleteceğimiz gün vefat etti. Bu kadar eski ve bu kadar yeni iki olayı kapsadığı için bu şarkıyla başlamak istedim listeye. Dramatik bir giriş yapmak da değil niyetim ve birazdan gülümseriz sanıyorum. Babam da komik ve sevgi dolu bir liste okumayı tercih ederdi eminim. Huzur içinde uyusun.

Barış Manço / Ayı

Doksanlarda çocuk olunca Barış Manço’yla bir bağ kurmamak elde değil. O dönem her yerde ve bizim evdeki Pioneer müzik setinde çalan şarkıdır “Ayı”. Sözlerini hiç ezberleyemediğim bir şarkıdır aynı zamanda. Sadece şarkının verdiği direktiflere eşlik etmeye bayılıyordum. Kaldı ki artık kendi şarkılarımın sözlerini ve akışını da ezberleyemiyorum; sadece önüme koyduğum direktifleri uyguluyorum konserlerde. O zamandan geliyor olsa demek…

Yonca Evcimik / 8:15 Vapuru

Bu şarkıyı bahsi geçen Pioneer müzik setinin (viral gibi oldu iyice) kolonlarının önüne yatarak dinlediğim de olmuştur; manyak gibi bağıra bağıra dinlemişimdir kesin. Sürekli döndürdüğümü hatırlıyorum bu kaseti. Şarkının klibiyle benim kafamda oluşturduğu imgenin alakası yok gerçi. “Yakışıklı babam gibi, aşık oldum anam gibi” kısmını sürekli karıştırıp “yakışıklı anam gibi, aşık oldum… hmm yok olmadı” diye söylerdim. Doksanlarda tabii ki Mustafa Sandal, Tarkan, Sertab, Grup Vitamin, Mirkelam vesair isimler de hayatımda yer kaplıyordu ama bunları yazmaya yerim yok. Ayrıca bu ne ya soyunma odası gibi, sırf erkek…

Ricky Martin / Ale Ale Ale

Buraya yalandan, ben aslında çocukluktan Stockhausen’larla büyüdüm yazabilirdim belki. Gerek yok. “Bu şarkıyı o yıllarda sokakta top oynamış herkes sever” kuralını uygulayanlardandım evet. 1998 Dünya Kupası’nın niye bu kadar önemli olduğunu bilmiyorum ama önemliydi işte. Bilgisayar oyunu vardı, çok güzeldi, ondan mı acaba? Çok gaza geliyordum bu şarkıda, adeta koşup ilk gördüğüm bakkal tipi plastik topa abanmak ve abanışımın şiddetiyle ağaçta takılı kalmak suretiyle patlasın istiyordum.

Backstreet Boys / I Want It That Way

Artık iyiden iyiye “yabancı müzik” dinlemeye başlamış bir “90’lar şehir çocuğu” olarak yolum tabii ki BSB’den geçecekti. İki albümünün tüm vokal hatlarını ve aranjmanlarını yüzlerce dinlemeden sonra aklıma kazıdım ama sözlerini hala sallarım (bkz. “eeeiiynattınbada haardeeyk”). Eskiyen ve pek de düzgün çalışmayan Pioneer müzik seti yerini Beko’ya bırakmıştı ve kendisi, kısa zamanda salonda karanlıkta kendimi BSB ile sahnede hayal ettiğim konserlerin ses sistemi oluverdi. Şimdilerde sahnede olmak sosyal anlamda beni ne kadar zorluyor olsa da o dönem bir boyband ile sahnede olmayı hayal etmekten o kadar keyif alırdım. Çocukluk işte. N’sync falan sevmem bu arada. Backstreet’s back alright. Şu an olsa budaklı meşe odunuyla kovalayacağım Nick Carter’ın düz iğrenç sarı civciv saçlarına ve bol giyimli asi ergen hallerine çok özenirdim.

Eminem / Cleanin’ Out My Closet

Ne alaka?! Değil mi? Hayır, sarı civcivlikle alakası yok bu sefer. Şöyle açıklayayım: Uzun sürecek rap serüvenimin başladığı şarkıdır. “Cleanin’ Out My Closet” bir milattır benim için. Rap diye bir şeyden habersizken komik sözler yazıp onu “i’ll be missing you” altyapısının üstüne söylerdim ortaokuldayken. Adeta kendi çapımda bir Bilal Göregen’dim. Arabik Casio orgumla çalıp orgun hafızasına kaydettiğim alyapıların üzerine rap yapıp kasede çekerdim. Bilgisayarsız ve internetsiz dönemlerimdi, hey gidi hey. Eminem o dönem “The Eminem Show” albümüyle ortalığı kasıp kavurunca, ben de kavurmaya karıştım. Uzun süren bir rap serüvenine atıldım ki hâlâ ucundan içindeyim. Bir anlamda, MC Recep diye bir şeyin varlığını tee bu döneme borçluyum. Tabii ki dinlediğim ve sevdiğim rap parçalarını listelemeye imkan yok. Çok fazlalar ve çeşitliler. Eminem pop kaldı yanlarında iyice. Yeni Eminem’den eskisi kadar keyif almıyorum bu arada.

Norah Jones / Sunrise

Rap ile geçen ergenliğin sonunda, durulma vakti gelmişti. Post-ergenlik romantizmi ve iç huzur arayışı bir yerlere oturmalıydı. Günün birinde kendisi son güzel albümünü (“Not Too Late”) de yeni yapmışken, “kimmiş bu Norah Jones?” diye aratıp dinlediğim ilk şarkıydı bu. Karşıma çıktığında kaç kere dinledim bilmiyorum ama sonrasında çok fazla kez, ilk üç albümünü gittiğim her yere götürdüm ve dinledim. Norah, sevgili Arif Mardin’in vefatından sonra çok bozdu ve ben dinlemeye başladım başlayalı Türkiye’ye hiç uğramadı ama bende yeri başkadır. Yıllarca süren çoğunlukla-rap-dinleme serüvenimi lise mezuniyetimle beraber kıran müzikler kendisinindir.

Terry Riley / In C

Liseden sonra kesinlikle müzik üzerine bir hayat yaşayacağıma karar verdiğim yıllarda (karar verdiğim çok yıl yok aslında, bir tane var: 2008), halen araştırma görevlisi olarak görev yaptığım İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nden burs kazanmak için çalışırken tanıştım bu eserle. Yaklaşık 45-50 dakika sürebilen bu minimalist eser, beynimi besteci olmak için hasarlandırmış ve yeniden yapılandırmış ilk müziklerden biridir. Bendeki değişimin çıkış noktalarının en vurucusudur. Yumuşak geçiştir.

Stravinsky / Bahar Ayini (The Rite Of Spring)

Müzik bölümünde okuduğum yıllarda, zırt pırt örnek olarak karşıma çıktıkça sevdiğim, sevdikçe kendi bestelerimde de taklit ettiğim, taklit ettikçe sıkıldığım ama müzik tarihindeki yeri ve niteliği çok özel olan başyapıt. Tam bir ayin gerçekten de. Bir gün dünya gözüyle izlemeyi arzuladığım baledir. Türkiye’de görsek biletleri 200’den başlayan fiyatlarla satışa sunulan bilmem ne merkezi salonunda bilmem ne cins taşeronluklar ve emek sömürüsüyle gözümüze sokulacak kötü temsildir. Sonra laf edersek bir de müteahhit zihniyetiyle müzik olaylarına atlamış ukalalardan ayar yeriz. Entellektüel ortamdaki saçmalıklara laf etmesek, pasif agresif sözlük yazarlarından ayar yeriz. Aman! Of! İşte bunlar hep Bahar Ayini’nin Paris’teki ilk temsilinden gelen gelemeyenekler, göremeyenekler.

Panayiotis Kokoras / CRAMA

Bir akustik eserden çıkıyor olmasına şaşırdığım ses dünyasıyla beni en çok etkileyen yeni müzik eserlerinin başında gelir. Açıkçası artık eskisi gibi bir albümü ya da şarkıyı defalarca üstüste dinleyemiyorum, sıkılıyorum. Onun yerine daha çeşitli şeylere, mümkünse doğadaki ve çevremdeki seslere kulak kabartıyorum. Çok nadiren kulaklıkla müzik dinliyorum, onun yerine kulaklarımı Dünya ile buluşturuyorum. Dinleme alışkanlıklarımızın bozukluğu, yaşadığımız çevreyi de ciddi şekilde hasara uğratıyor. Haliyle şehirlerimiz monoton seslere sahip; kırsalımız da kendi sesimizle bastırılıyor aslında. Dinlemeyi öğrenirsek ve duyduğumuz şeyleri zenginleştirerek detaylandırmak üzerine bir hayat yaşarsak eğer, ayrımcılıkla ve/veya ekosferdeki sorunlarla bu derece karşı karşıya kalmayacağımızı düşünüyorum. Duymak istediğimiz zenginlik, ekosistemin tüm unsurlarıyla bir arada uyumla yaşamamıza önayak olacak. CRAMA, insanların ortaya çıkarabileceği bu tarz bir zenginliğin benim için güzel bir örneği. Müzik anlayışımı dar kalıplarından çıkardığım günden beri kulaklarımı ve algımı böyle seslerle tatmin etmek istiyorum açıkçası. Ama sürekli değil! Dozunda.