Sabahattin Ali’ye müfredat klasiğinden “toplumcu” damgasını vurup da eserlerine hususi olmayan bir bakış açısıyla yaklaşmak çok zor. Talihsizliklerle örülü ömründe yaşamaya mecbur bırakıldığı şeyler, dayanılması imkansız bir gerçekçiliğin ağırlığıyla beraber melankolik, hatta karamsar bir iz bırakıyor satırlarında. Fail-i meçhul bir cinayete kurban gitmesi ise, Kürk Mantolu Madonna’nın sonu ya da Hasan’ın akıbeti (Hasan Boğuldu) kadar acıdır zaten. Velhasıl, acı çekmeyen birinin Sabahattin Ali’yi anlaması da bence çok zor. Çünkü onun da de ifade ettiği gibi, insan en çok kendini kandırmaya muktedir. Ki Ali’nin edebiyatı, bugün karikatürlere konu olan Kürk Mantolu Madonna’da öyle bir hâl alıyor ki artık, bu yazıyı yazmanın mecburiyeti bir anda hasıl oldu bende. Bir oturuşta Kürk Mantolu Madonna’yı bitirdim çünkü ve durmadan yazmak istedim. Durmadan, durmadan…

I

“Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır” diye başlar kitap. Romanın baş kahramanı Raif Efendi’den bahsederken “Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?” der Ali. “Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.” diye de devam eder. Bu tespite madalyonun öbür yüzünden bakmak kolaydır; örneğin öyküdeki bir başka karakter olan Hamdi’nin penceresinden… Hamdi makine komisyonculuğu yapan bir şirkette hasbelkader müdür olan ve geldiği mevkiyi hazmedememiş bir sonradan görmedir. “Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı adetlerinden biri de galiba eski -ve kendilerinden geri kalmış- arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı.” diye parmak basar Ali bu gerçeğe. Madalyonun gerçek yüzü ise Raif Efendi’nin tarafıdır: Hiç de fevkalade olmayan, pek alelade, hiçbir hususiyet barındırmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biridir o. İçinde ne kadar zenginlik barındırırsa barındırsın Raif Efendi olmak zordur, Hamdi olmak kolaydır… Çünkü;

“Dibinde bir ejderhanın yaşadığı yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.”

İşsizliğin, çaresizliğin, tükenmişliğin ve muhtaciyetin hüküm sürdüğü cihete de hakimdir Sabahattin Ali. Yazdığı bir şiir yüzünden cezaevinde yatmış, memuriyet kaydı silinmiştir. O nedenle “İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.” der bir karakteri. Açlığı bilir, avareliği bilir, merbutluğu bilir. Kürk Mantolu Madonna’nın ilk bölümünü okurken, Raif Efendi’nin gösterdiğinden fazlasını barındıran ama yine de çözülebilir bir kişilik olduğuna kanaat getirir insan. Halbuki birkaç paragraf sonra “İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.” gibi bir tespit gelir yakalar bir yerlerden. “Etrafları tarafından anlaşılmayan, haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından gurur ve acı bir zevk duymaya başladığını” söyler üstelik Ali. Öykünün ilk bölümü öyle vurucudur ki Nazım Hikmet’in sitemine katılıp katılmamayı düşünür insan: “Acaba Raif Bey’in aşk hikâyesi olmasa mıydı?” diye geçer içinden. Ama yok. İyi ki olmuş. Çünkü öyle bir aşk acısının tesirini de yalnızca çeken bilir.

II

Orhan Veli’nin Garip İçin’de söylediği bir söz vardır:

“Sanat bahislerinde aksini ispat edemeyeceğin mesele yoktur demişti bir arkadaşım. Aksi ispat edilemeyecek mesle yoktur demek, ispat edilecek mesele yoktur demektir. Madem ki ispat edilecek mesele yok; ne diye düşünüyor, ne diye konuşuyor, ne diye yazıyoruz? Sanattan bahsetmek de, sanatla uğraşmak gibi, kaçınılmaz, şifa bulmaz bir hastalık mı yoksa?”

Sabahattin Ali de bu hastalığın pençesine düşmüştür bir yerde. Modern sanat eleştirisini yapar önce:

“Resimlerin çoğu insana gülümsemek arzusu veriyordu. Köşeli dizler ve omuzlar, nispetsiz başlar ve memeler, elişi kâğıdından yapılmış gibi keskin renklerle gösterilmeye çalışılan tabiat manzaraları. Kırık bir tuğla parçası kadar şekilsiz kristal vazolar, senelerce kitap arasında kalmış kadar cansız çiçekler ve nihayet mücrimler albümünden alınmışa benzeyen korkunç portreler… Ama ne olsa insan eğleniyordu. Bu kadar az emekle bu kadar büyük işler başarmaya kalkan insanlara belki içerlemek icap ederdi. Fakat onların hiç kimse tarafından anlaşılmamak ve gülünç olmak gibi bir cezayı da adeta marazi bir zevkle ve isteyerek kabul ettiklerini düşününce, acımaktan başka yapılacak bir iş yoktu.”

Ve gerçekten de ispat edilecek bir mesele yokmuş gibi Kürk Mantolu Madonna tablosunu tasvir etmeye başladığı an gelir ardından: “Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcuresi’nden, Şövalye Buridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim Muhammed’in annesi Âmine Hatun’dan birer parça vardı.” der. İnsan üzülür hiçbir zaman bu kadar sevilmeyecek olmasına. Hele kadınsa belki de daha çok üzülür. Çünkü Ali’ye göre kadınlar aşağı yukarı böyle mahluklardır:

“Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilemeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.” Ama böyle düşünmekle biricik aşkın temsili Maria’ya haksızlık ettiğini de kabul eder hemen: “Onu, her şeye rağmen bu çeşit bir mahluk addedemezdim.” dedirtir Raif’e. Zaten böyle değil midir aşk? Bir yaşa kadar mevcudiyetinden haberdar bile olmadığımız bir insanın varlığı, birden bire vazgeçilmez bir ihtiyaca dönüşür. “Bir çok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?” Neden o noktadan geriye dönüş yoktur?

“Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.”

III

Ve yalnızlık.

“Bu o kadar mühüm bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydudururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.” der Maria.

“Çünkü müphem bir his bana kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten sonra ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu. Halbuki ben bu kadar hahikatsever olmak istemiyordum. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül edemeyeceğimi anlıyordum.” diye cevaplar Raif.

“Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, tren penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgârla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk.” der Ali.

Ve insan üzülür işte böyle. Yalnızlığın tabiat üzerindeki değiştirici, tahrip edici hassalarından istifade eder hayat. Bir kere kaldıysan yalnız, artık geriye dönüş yoktur.