Eğer siz de bizim gibi 90’ların bunalım dolu TV yapımlarından ve Hallmark ya da CSI etkisinden uzak polisiya dramalardan hoşlanıyorsanız, 2013’ün en güzel hediyelerinden biri olan Top of the Lake’e bayılacaksınız. Sundance Channel sayesinde tanıştığım dizi, uzun zamandır aradığım tadda bir seyir zevki ve sinematografik zenginlik sunuyor. Sundance gösterimi 7 bölümden oluşan bu mini dizinin yapımcısı Trishia Downie. Hollywood Insider‘da gördüğümden beri piyasadaki en etkili kadın prodüktörlerden biri olmasını beklediğim Downie; Lucy Richel ve Philippa Campbell‘a beraber “feminist” bir esinti taşıyan Top of The Lake ile prodüksiyon nasıl yapılır adeta ders veriyor. Prodüktörler bu sektörün can damarı olmalarına rağmen, ne yazık ki bütün övgü ya yönetmenlere, ya senaryo yazarlarına ya da oyunculara gittiği için kendisinden özellikle bahsetmek istedim. Çünkü District 9′dan beri gözüm, ben de prodüktörlük yaptığım için bu kadının üzerinde. Umuyorum birgün bu kalitedeki prodüksiyon kültürü Türkiye’ye de yerleşmiş olacak.

Top of the Lake

Dizinin pek beğendiğim sinematografisi Adam Arkapaw‘ın ellerinden çıkmış. İsmini daha önce duymamıştım fakat biraz araştırdığımda 2010 yapımı Animal Kingdom‘ın da görüntü yönetmeni olduğunu öğrendim. Top of the Lake gibi, yine bir Avustralya yapımı olan Animal Kingdom (2010) pek çok kişinin dikkatinden kaçmış iyi bir film. Zaten tesadüf o ya, bu ara hep Avustralya yapımlarını inceliyoruz. Daha önce de yine seyir kategorisinde bir başka Avustralya yapımı olan Picnic At Hanging Rock‘ı (1975) incelemiştik. Dizi; müzik kullanmadan yalnızca görüntüler sayesinde izleyiciyle öyle bir iletişim kuruyor ki; sadece Paradise‘ın genel planları bile Adam Arkapaw‘u da takip listeme almak için yeterli oldu diyebilirim. Kendisinin sitesi burada, Vimeo profiline de buradan ulaşabilirsiniz.

Gelelim serinin yönetmenlerine… Yazının başında bahsettiğim gibi, 90’ların sinema anlayışını en iyi yansıtan filmerden biri olan The Piano (1993) ile Oscar kazanan Jane Campion Top of The Lake‘in ilk iki bölümü yönetmiş. Konuyla ve karakterlerle tanıştığımız bu bölümlerin yönetmeni olan Campion; aynı zamanda 3 bölümün de yazarı. Dizinin diğer yönetmeni olan Garth Davis ise yönetmenliğin yanı sıra, aynı zamanda 3 bölüme de yazar olarak imza atmış. Kariyerinde öne çıkan pek fazla iş yok; ama şimdi rahatlıkla söyleyebiliriz ki kendisinin en bilinen eseri ‘artık’ kesinlike Top of the Lake. 

Jane Campion

Yeni Zelandalı yönetmen Jane Campion‘la bir çok ünlü dergi dizinin başarısı üzerine röportaj yapmış. Ben de bu röportajlardan derlediğim bilgileri sizle paylaşmak istiyorum:

Campion işin başından beri The Piano‘da birlikte yer aldığı Anna Paquin ile çalışmak istiyormuş. Evet, True Blood’ın Sookie‘si. Bunun en büyük nedeni Paquin‘in bütün eleştirilere rağmen ekran için en doğru isimlerden biri olduğuna inanması ve aslen Kanadalı olmasına rağmen Yeni Zelanda’da büyümesi. Avustralya yapımlarında lokal isimlerle çalışmak oldukça tercih edilen birşey. Üstelik kabul etmek gerekir ki Paquin gerek X-Men, gerek True Blood ile uluslararası üne sahip bir yıldız haline geldi. Fakat Paquin‘in kişisel ajandasının buna imkan vermemesinden ötürü (kendisi o dönemde ikiz sahibi oldu) rol Elizabeth Moss‘a kalmış. Menajeri aracılığıyla yönetmene ulaşan ve tabir-i caizse zorla rolü kapan Moss, seçmelerde mükemmel bir performans göstermiş. Campion‘ın söylediklerine göre hem güçlü bir karakter, hem de güvensizlik hissi uyandıran Moss, gizem duygusunu kökleyen performansıyla tüm ekibi kendisine hayran bırakmış. Moss’un önündeki en büyük zorluk, tahmin edebileceğiniz üzere aksan mevzusu olmuş. Ama bu konuda uzman birisiyle çalışarak Aussie / NZ aksanının da üstesinden gelmeye çalışmışlar. Ana dilim İngilizce olmadığı için aksan konusunda ne kadar başarılı olduğu hakkında yorum yapamıyorum. Fakat yapılan yorumlara baktığımda genel olarak Amerikan aksanının hissedildiği görülüyor. Ben Mad Men‘deki Peggy Olson rolüyle tanıdığım Moss‘u Robin Griffin rolünde yeterince başarılı buldum. Ve oyunculuğunun ortada aksan mevzusu falan bırakmayacak şekilde etkileyici olduğunu düşünüyorum. Eminim ABC, Moss‘un başrolü kapmasından sonra prodüksiyonu desteklemediği için pişman olmuştur. Çünkü Top of the Lake gerçekten prestijli bir seri oldu.

Holly hunter as GJ

Dizinin dikkat çeken bir başka yönü de yönetmen Jane Campion‘a son derece benzeyen Holly Hunter‘ın canlandırdığı GJ karakteri. Tek başına dizinin feminist manifestosunu oluşturan GJ gerçekten çok ilgi çekici bir karakter. Holly Hunter‘ın muhteşem oyunculuğu, yönetmen Jane Campion‘a Oscar kazandıran The Piano‘daki gibi olağanüstü bir kimya yakalamalarına neden olmuş. GJ‘in diyalogları kadın erkek eşitliği, ataerkil toplum eleştirisi, modern hayatın farkına bile varılmayan korkunç tabuları gibi hususlarda seyirciyi resmen tokatlıyor. Pedofiliden, cinsel şiddete, cinayetten, aile içi geçimsizliğe birçok konuda sert çıkışları olan dizinin ilgi çekici diyalogları var:

Kadın 1: GJ… Dün gece kocamın sevgilisinin çok kötü bir kaza geçirdiğini hayal ettim. Kız kurtuluyor ama vücudu paramparça oluyordu. Ben de eve dönüp ona bakabileceğimi düşündüm. Kocam için yani… Bir şansım var mı, bilmek istiyorum.

GJ: Ne şansı? Ne diyor bu?

Kadın 1: Kocam bana geri döner mi diye, onun için…

GJ: -Bağırarak- Hiç şansın yok. Senden bıktı artık! Genç birini buldu!

Kadın 1: Peki ya aşk?

GJ: -Bir sigara yakar- Kar güdüsünün yarattığı motivasyona inanırım. Aşk denilen şey karşılıksızsa, ilgisizlik veya nefrete dönüşür. Apaçık ortaya çıkar ve gerçek kendini dışavurur.

Kadın 1: Peki ya yalnızlık?

GJ: Yalnızlık elindeki en büyük koz. Gözünü açmak için! Gözünü aç ve iyice gör!

Top of the Lake

Madem artık karakterleri tanıtmaya kadar geldik, dizinin genel konusundan da biraz bahsedelim:

Tui Mitcham isimli bir kız, henüz reşit olmamasına rağmen kimliği belirsiz biri tarafından hamile bırakılmış bir çocuk. Dizinin geçtiği bölgede, Paradise adı verilen araziden coğrafyanın genel odak noktasını oluşturan göle kadar her yerin “mistik” bir durum içerdiğini hissedebiliyoruz. Gerek yerel halkın tavrı, gerek göl çevresinde meydana gelen olaylar bu hissiyatı kuvvetlendiriyor. Tui‘yi gölün mistik yönüyle bağdaştıran olaya da hemen dizinin başında tanık oluyoruz. Kızın hamileliği sosyal hizmetleri ilgilendiren bir durum olduğu için olay adli bir sürece kavuşuyor. Bu sırada, kanser olan annesini ziyaret etmek için bölgeye gelmiş olan Robin Griffin uzmanlığı gereği olaya müdahil oluyor. Polis istasyonundaki “duyarsız” erkekleri kısa sürede dize getirerek, Tui‘ye hak ettiği gizliliği ve güveni sağlıyor. Böylece Robin ve Tui‘nin hikayesi de birbirine bağlanmış oluyor. Olaylar mistik ve karanlık drama sosuyla ağır ağır ilerlerken, Tui birden ortadan kayboluyor. E bundan sonrası da artık size kalıyor. İzlediğinize kesinlikle pişman olmayacağınız bir gerilim ve drama dizisi Top of the Lake. Tabii ki burada bahsetmediğim karakterler ve gizem unsurunu derinleştiren farklı hikayeler de var. Ama çok fazla detay vererek seyir keyfinizi bozmak istemiyorum. Bilmeniz gereken en önemli detay, bunun alıştığınız türde bir “Polisiye” olmaması. Haneke filmlerinden tutun Millenium‘a, son zamanlardaki gözdelerimizden Bates Motel‘dan Black Mirror’a birçok yapımı anımsatan, ama bir şekilde de tamamı ile özgün bir proje. Karakter gelişimini ‘dibine kadar’ hissedebiliyorsunuz.

Top of the Lake‘e mutlaka bir şans verin ve 90’ların karanlık TV yapımlarının eşsiz tadını, yeniden yaşıyor olmanın sevincini içinizde hissedin.

Georgi Kay

Not: Dizinin trailer‘ı sayesinde şahane bir müzisyen olan Georgi Kay ile tanıştım. Kay‘in Facebook sayfasına buradan, resmi sitesine de buradan ulaşabilirsiniz. Trailer’da çalan Ipswitch‘i bir kere dinledikten sonra, bir daha vazgeçemeyeceksiniz.

Top of the Lake (2013)
Mini Series (300 Dakika)
Yönetmenler: Jane Campion & Garth Davis
Yazarlar: Jane Campion & Gerard Lee
Oyuncular: Elisabeth Moss, David Wenham, Peter Mullan, Holly Hunter, Thomas M. Wright
Prodüktörler: Trishia Downie, Lucy Richer, Philippa Cambell
IMDB Profili: Link Official Site: Link