‘Raw Food’ yani çiğ beslenme maceram, aslında tam 1.5 sene önce, detoksu araştırmamla başlıyor. O zamanlar otelimize gelen bir acenta, yaptığımız sağlıklı yaşam uygulamalarının arasında detoksun olmadığını öğrenince bize uzun uzadıya detoksu anlatmaya adıyor kendini. Ben de o zamana kadar kulak misafiri olduğum ama hiç derinlemesine araştırmadığım detoksla tanışıyorum bu sayede.

Kendi çabalarımızla bir detoks haftası düzenliyoruz; sonuç inanılmaz, 5 günde farkı görüp, ‘Tamam bu işi öğreniyorum’ diyorum. Yeni mezun bir tasarımcı olarak bunu söylemem biraz cesaret işi ama olsun, kafaya koymuşum… 1.5 ay sonra ver elini Birleşik Devletler! İlk durağım, dünyaca ünlü bir gurme raw food şef olan Matthew Kenney’nin okulu olan MKA. Stresliyim, bu hayat tarzıyla ve beslenme şekliyle ilk defa tanışacağım ve işin mutfağını öğreneceğim. İlk gün tahmin ettiğim gibi stresli geçiyor, sınıf 12 kişi ve benim dışımda herkes vegan. Kendilerini ‘Bu kadar senedir veganım, bu kadar senedir raw fooder’ım’ şeklinde tanıtıyorlar. Kendi tabirimle ‘normal’ beslenen tek insanım! Sıra kendimi tanıtmaya gelince önce bir duraklıyorum, en azından vejetaryenim diye beyaz yalan söylesem mi diye. Fakat dürüst oluyorum, tepkiler çok güzel, beni bağırlarına basıyorlar desem yalan olmaz… Fakat bu ‘normal’ beslenme tarzım arada pot kırmama neden oluyor; ‘Dersten sonra kahve içelim mi?’ diye sorduğumda herkes bana garip bakışlarla bakıyor:‘ Yeşil içecek demek istedin herhalde?’ diyorlar. Yeşil içecek yeni kahvem oluyor.

Önümdeki 4 hafta zor, şeflik eğitimi bıçak yeteneklerini öğrenmekle başlıyor, değişik çiğ yemek hazırlama tekniklerini öğrenmeye kadar gidiyor. Daha ilk haftadan aşık oluyorum çiğ beslenmeye; kabaktan makarna, lazanya, kajudan peynir, bademden süt yapıyoruz. Mutfakta her şey organik, her şey doğal; hayvansal ürün yok, rafine şeker yok, un yok. Yaptıklarımız hem inanılmaz lezzetli, hem de besin değerini kaybetmemiş, çok sağlıklı. Daha önce hiç yemediğim şeyler kullanıyoruz mutfakta; bir gün 10 tane genç (yeşil) hindistan cevizini satırla açmamızı istiyorlar. Bir başka gün azıcık bir İrlanda yosununu suya koyup devesa boyutlara ulaşmasını izliyoruz. Bu yosunu daha sonra püre haline getirip ekmek yapıyoruz, içi yumuşak oluyor böylece. Evet çiğ ekmek, bu da mümkünmüş. Pişirme yerine kurutma yöntemi kullanıyoruz; ısı 45 derecenin üstüne çıkmıyor, böylece enzimleri öldürmüyoruz. ‘Enzimlerin önemi ne?’ diye soruyorum, şeflerden gelen cevaplar doktorları çatlatacak kadar detaylı. Her besin, onu tamamen parçalamaya, sindirmeye yetecek miktarda enzim içeriyor. Enzimler pişirildiklerinde yok olduklarından, vücudumuz pişmiş yemeği sindirmek için başka yerlerden enzim çalıyor. Bu da vücudun gereğinden fazla çalışmasına sebep oluyor. Öyle ki, pankreas, aşırı yüklenmeden dolayı fazla çalışması sonucunda, gereğinden fazla büyüyor. Bu yüzden pankreasımızın vücut ağırlığımıza oranı diğer memelilerden 2 kat büyükmüş! Bu sebeplerden dolayı pişmiş yemek yedikten sonra yorgun hissetmemiz, uyku bastırması çok normal aslında.

Daha sonra yaptığım araştırmalardan, insanların 400.000 yıldır dünya üzerinde varlığını sürdürdüğünü, ateşi bulmadan önce, yani 10.000 yıl kadar öncesine kadar, insanların doğa tarafından sağlanan en saf hallerinde taze çiğ besin yediklerini öğreniyorum. Zaten hayvanlar arasında yemeklerini pişiren tek canlı biziz. Bilim adamları da ilk insanların meyve ve sebze ile beslendiğini ve tarih boyunca fizyolojik yapı, içgüdü ve anatomimizin fazla değişmediğini kabul ediyorlar. Yani aslında özümüze dönüyoruz! Etrafıma bakıyorum, bu şekilde beslenen insanların nasıl ışıldadığını, saatlerce enerjik bir şekilde çalıştıklarını görüyorum, bazılarının sağlık problemlerini bile bu şekilde iyileştirdiğini öğreniyorum. Akademiden sertifikamı aldıktan sonra, 3 haftalık New York macerası beni bekliyor.

www.inrawwetrust.com

 Yazar: Çisem Çakır