Kuru palmiye yapraklarından ve uzun dallardan yapılma yuvarlak ve karanlık bomboş bir odada bağdaş kurmuş oturuyorum. Karşımda tok ses tonu, insanı rahatlatan sakinliği ve gülümsemesiyle bilgeliğine sığınacağım ve bana rehber olacak şaman duruyor. Ormanın orta yerindeyiz. Dört bir tarafımızdan kuş, böcek ve onlarca vahşi hayvanın sesi geliyor. Şaman, beklemem gerektiğini söyleyip odayı terk ediyor. Karanlık olduğu için boş ve yuvarlak odayı emekleyerek dolaşıyorum. Elim tabandaki bir kabartmaya kayıyor. Uzun, kıvrak ve sonunda oval bir genişlik. Yılan figürü. Bir süre sonra elinde ahşap sürahi, ahşap bardaklar, yapraklar ve yerli usulü mızıkasıyla şaman giriyor içeri. En son katıldığım ve 40 kişinin bulunduğu seremoninin üzerinden uzun süre geçti ve yeni bir şamanla, yeni bir enerjiyle, yeni bir yolculuğa çıkmak üzere hazırım.

“Ayahuasca insanı iyileştiren bir yol. Bir varış noktası değil.”  demişti ilk deneyimim öncesinde beni ayahuasca ile tanıştıran şaman L. Dolayısıyla yolun hikâyesini anlatmak ayahuasca’yı anlatmak olacak. Ayahuasca’yı anlamak ise ancak yolu tanımakla mümkün. Bu yüzden baştan başlıyorum.

Trinidad ve Tobago’da başlayan yol, sınırlarda yaşanan onca problemlerin, tanıştığım insanlarla geçirdiğim ve hepsi ayrı birer hikâye konusu olacak deneyimlerin, yol boyunca dans edilen şarkıların, içilen romların, uyuşturucuların ve sarılan marijuana’ların ardından iki ay sonrasında San Gil’e, Orta Kolombiya’ya ulaştı. San Gil’de çadırımı kuracak bir yer ararken M. kardeşler ile tanıştım. İkisi de 30’lu yaşlarda olan kardeşler, yurt dışında orada burada çalıştıktan sonra paralarını biriktirip doğdukları yere geri dönüp babalarından kalan araziye bir ev yapmışlar. Burada türlü türlü meyveler yetiştirip, köpekleriyle ve evlerinden hiç eksik olmayan arkadaşlarıyla sakin bir yaşam sürüyorlar. Ben çadır kuracak yer için sokakta adres sorarken, beni evlerine davet edip bir oda verdiler. Onlarla birlikte yiyip içebileceğimi ve tek yapmam gerekenin onlara yardımcı olmam gerektiğini söylediler. 50.000 nüfuslu San Gil’in 4-5 kilometre dışında, dar bir patikadan gidilen, yeşillikler içindeki bu yerde onlara çiftlik işlerinde yardım etmeye ve onlar bazı geceler eve gelmediklerinde etrafa göz kulak olmaya başladım. Yardımıma ihtiyaçları olmamasına rağmen sürekli gülen gözleriyle bana onların bir parçası olduğumu ve aramızdan biri dahi kopsa bütünün yıkılacağını hissettirdiler. Sanki yüz yıldır birlikte yaşıyor ve çalışıyorduk. Ailemde ve hayatımın hiçbir anında tatmadığım bu duygu beni oldukça derinden etkiledi. Bırakıp yola devam edesim gelmiyordu.

Aradan geçen günlerin ardından kardeşlerden A. sabah yaptığımız yürüyüşlerin birinde bana bazı akşamlar eve gelmediklerinde şamanların ritüeline katıldıklarını ve düzenli olarak bunu yıllardır sürdürdüklerini anlattı. Seremoni sırasında içilen içecek ayahuasca’nın ne olup ne olmadığını temiz bir şekilde açıklamaya başladı; “Uyuşturucu değil, bir ilaç. Kelimenin yerli dilindeki anlamıyla “ruhun şarabı”. İyileştirici. Ruhu ve bedeni temizleyen bir iksir. Ona saygı duyarsan sana yardımcı olur. Onu küçümsersen seni yerden yere vurur. O doğadan geliyor. Doğanın ta kendisi. Her zerresi yaşamın göstergesi.” O akşam çiftlikte bir seremoni olacağını ve dilersem katılabileceğimi söyleyip yanımdan ayrıldı.

Serinin diğer yazıları:

Ayahuasca Yolunda 2

Ayahuasca Yolunda 3

Yazı ve görsel: Görkem Bereket