Geçtiğimiz hafta takip ettiğimiz tüm fantastik diziler için değerlendirmelerimizi burada yazmıştık. Bu yazıda da Agents of S.H.I.E.L.D. için S02E05 ile S02E06, Arrow için S03E03 ile S03E04, Person of Interest için S04E05 ile S04E06, Gotham için S01E05 ile S01E06, Supernatural için 10×04 ve son olarak The Flash için S01E03 ile S01E04 bölümlerini içeren, eser miktarda Spoiler var. Bu listeye bir de pilot bölümüyle Constantine de katıldı. Eğer saydığımız bu bölümleri izlemediyseniz, ilgili dizinin özetini es geçebilirsiniz. Stalker, How to Get Away with A Murder, Madam Secretary, Blacklist gibi dizileri fantastik dizi kategorisinde olmadıkları için başka seride inceleyeceğiz. Walking Dead’e ve TVD evrenine ara verdiğim için ne yazık ki bu listede yoklar. 16-30 Ekim arasında bölümleri yayınlanan dizilerin, yorumları yazının devamında.

Agents of Shield

Agents of S.H.I.E.L.D. (2×05 ve 2×06)

Daha önce de söylediğim üzere Captain America: Winter Soldier’daki Hydra sürprizinden sonra Agents of S.H.I.E.L.D.’ın bayık çizgisi tamamen değişti; bambaşka bir dizi oldu artık. Arada, ilk sezonun başlangıcında gördüğümüz çocuksu yavanlığa yaklaştıkları anlar olmuyor değil fakat Ward kardeşler, karanlık tarafa meyleden Coulson ve Marvel evrenine göndermeleriyle heyecanı ayakta tutmayı başarıyorlar.

Son bölüm itibarı ile dizide dört ana eksen oluştu: Shield & Hydra mücadelesi, Skye ve babasının maceraları, Ward kardeşlerin şeytani müdahaleleri ve Age of Ultron’a bağlanmasını beklediğim uzaylı yazıtları. İlk sezondaki “her bölüm bir metahuman avı” konseptinden çıkıp, dallı budaklı bir entrika ormanına dalmış olmaları müthiş bir gelişme. Ayrıca herkesin sevgilisi Adrianne Palicki’nin “Mockingbird” karakteriyle diziye katılması gerçekten taze kan oldu, atmosferi canlandırdı. Tek anlamadığım Mockingbird’ün aslında Hawkeye’ın eski karısı olması… Fakat görünen o ki, dizi ve filmler çizgiromanların bu kurgusunu dikkate almıyor. Hunter & Mockingbird, Hawkeye & Black Widow ikilisi bir crossover ile hem dizide hem de beyazperde de işlenirse ortaya enteresan bir ilişkiler yumağı çıkabilir. Fakat Winter Soldier’a bakılırsa Widow abayı Captain America’ya yakmış gibi görünüyor.

Bakalım ilerleyen bölümlerde Agents of S.H.I.E.L.D. yükselen ivmesini korumayı başarabilecek mi?

Arrow

Arrow (3×03 ve 3×04)

Arrow 3. Sezona iddialı bir giriş yapmıştı. İkinci bölümden sonra da “oyuna yeni karakterlerin girmesi iyi olur; çünkü Slade Wilson‘ın açtığı boşluğu doldurabilecek bir çatışmamız henüz yok” demiştim. Dizinin senaristleri o kadar başarılı ki, neyin eksik olduğunu anında belirleyip seyircinin isteklerini hemen yerine getiriyorlar. O eksik iki büyük villain ile dolduruldu: Malcolm Merlyn ve Ra’s al Ghul. Ayrıca bir ters köşe de yaşadık; “Thea, Malcolm Merlyn‘in kanatları altında Speedy kariyerine doğru hızla ilerliyor ve yaklaşan bölümlerde, Oliver‘ın karşısına sağlam bir villain olarak çıkacak” diye öngörmüştüm fakat Olliver Queen ve Merlyn League of Assassins karşısında güç birliğine gittiğine göre Thea ile de şimdilik müttefik kalacaklar. Yine de neyin ne olacağı belli olmaz.

Ayrıca Oliver’ın fırsatını bulmasına rağmen Merlyn’i öldürmemiş olmasının yalnızca bugün ile ilgili değil, geçmişle de bağları olduğunu gördük. Oliver neden ve sonuçları ne olursa olsun, birini öldürmemek konusundaki kararlılığını bozmak istemiyor. İlk sezondaki intikam ateşiyle dolu Arrow’dan, bu “kimseyi öldürmek istemiyorum” sızlanmalı Arrow’a geçtiklerinde epey bir üzülmüştüm. Fakat Queen’in geçmişi gösteriyor ki elini daha fazla kana bulamamak için her türlü sebebi var. Bunun dışında Chinese Triad’tan Wilson’a, Merlyn’den, LoA’ne Arrow kötülerinin her biriyle münasebeti olduğunu da bir bir görüyoruz. Bakalım ilerleyen bölümler Thea’nın değişimi, Sara’nın ölümü ve Black Canary’nin doğuşu, Nissa’nın intikamı ve Felicity / Oliver yakınlaşması hususunda bize neler gösterecek… Yaklaşan Amanda Waller tehlikesini de unutmayalım.

Constantine

Constantine (1×01)

Pilot bölümüne bakarak iddia edebilirim ki olmamış bir dizi ile karşı karşıyayız sevgili Hellblazer sevenler. Nedense John Constantine’imizin ekran maceları hiçbir zaman istediğimiz gibi sonuçlanmıyor. 10 yıl önce yönetmen Francis Lawrence şansını denemişti ama bence çok iyi bir film olmasına rağmen, Swamp Thing’in bedduasını almış olacak ki istenilen başarıyı zamanında yakalayamamıştı bu film.  Şimdi filmin tam tersine, çizgi romandan fırlamış gibi görünen bir Constantine’imiz var fakat bana kalırsa röfleli saçlarıyla Matt Ryan da bu role pek yakışmıyor. Eğer mesele dayak yemiş bir Sting ile ağlak bakışlı Colin Farell’ın arasını bulmak olsaydı Ryan müthiş bir seçim olabilirdi. Bu arada sırf Amerikan aksanı ile konuşmadığı için yerlere göklere sığdırılamayacak belki ama ben Avustralya aksanına çalan konuşmasını da pek beğenmedim. Ses tonu ve vurguları kulağı tırmalıyor, hayal ettiğim Constantine’i yaşatmıyor bana. Fakat sırf Keanu Reeves’la kıyaslandığında daha fazla Constantine’e benzediği için, otomatikman daha iyi bir Constantine olduğunu iddia edenler de olacaktır. Onlara da saygı duyuyorum.

Yalnız olmayan daha bir sürü şey var. Zaten yapımcılar da bunun farkında ki, başrol değişikliğine giderek esas kız Liv yerine (True Blood’tan Lucy Griffiths) bir başka Hellblazer karakteri Zed Martin’i (Angélica Celaya) göreve getirmişler. Pilot bölümün temposu da çok problemli olmuş. “İkinci bölümü bile göremeyiz” diye mi düşünmüşler nedir bilmem ama dizi resmen koşuyor. Constantine’in arkaplanını hiç bilmeyen izleyicilere hızlı bir oryantasyon yapmak istemiş olabilirler, fakat bu iş 20 dakikalık Sitcom’larda bile bu hızla yapılmıyor.

Pekiyi bu dizide iyi olan hiçbir şey mi yok? Var tabii, o konuda haklarını yemeyelim. Park sensörü sahnesine ve ambulansın üzerindeki iblisi sevdim ! Ses efektleri, görsel efektler, oyunculuk, makyaj falan herşey iyiydi. Keşke pilotun ilk versiyonunda olmayan, sonradan ekledikleri şu “yanıp sönme” efektini de koymasalarmış. Yine de çok başarılı sahnelerdi, dizinin Constantine evrenine yakışmayan aydınlığını olabildiğince dengeledi bu bölümler.

Eğer eski ahit mitolojisinin en korkunç yanlarını doğru kullamayı başarırlarsa, Supernatural’ın ilk 4 sezonda yakaladığı o benzersiz tadı Constantine’de de tutturabilirler. Yeter ki Hellblazer’ın hakkını versinler ve Constantine’in boş konuşan, anti kahraman klişesi bir punk yerine, ruhunun derinliklerindeki acı yüzünden kendini hicve ve boşvermişliğe bulamış bir karakter olduğunu doğru düzgün gösterebilsinler.

Gotham

Gotham (1×05 ve 1×06)

Gotham için son yaptığım değerlendirmenin üzerinden iki bölüm geçti. İlk önce Gotham 1×05 “Viper” bölümünün incelemesine kısaca bir göz atalım. Geçen hafta için Gotham’a ‘gerçek potansiyelini buldu’ demiştim, fakat bu hafta yine başladıkları yere döndüler. Her bölümde silik bir çizgi roman villain’ına ev sahipliği yapılan konsept kesinlikle işlemiyor, dolayısı ile ana karakterlere ayrılması gereken süreden çalmak dışında herhangi bir şeye hizmet edilmiyor. Yine de ana hikâyeyi güçlendirmek üzere yapılan çabaları görmezden gelmeyelim.

Dizinin güzel yönleri var fakat cümlenin devamını karamsarlığa boğan “amaları da” yok değil. Sadece Gordon ve Bullock’un sempatisiyle, Cobblepot’ın müthiş yükselişiyle ya da henüz ikisini de önemseyemediğimiz Falcone veya Maroni’nin güç mücadelesiyle Gotham’ı daha uzağa taşıyamazlar. Fazlası lazım. Bu ihtiyacı da Wayne’lerin milyar dolarlık mirası üstüne yerleşen karanlık güç odakları ile karşılamaya çalışacaklarını bu bölümde gördük. Açıkcası Molly Mathis karakteri üzerine kurulan oyunun yine son derece hızlı ve zorlama bir giriş olduğunu düşünüyorum, ayrıca ‘önemsemeniz için zenginlerin ölmesi gerekiyor!’ mesajı da yine kör göze parmak olmuştu. Şimdilik rating’ler dalgalansa bile –yayınlanan son bölümde epey bir düştü- Fox’un ilk sezon için 22 bölümün tamamını sipariş ettiğini tekrar söyleyelim ve sonraki bölümün değerlendirmesine geçelim;

Karakter gelişimi anlamında oldukça dolu bir bölüm izledik. Ben Riddler’ım diye bağıran Nygma, artık kimsenin kafasında şüphe bırakmayacak biçimde kendisini izleyiciye tanıttı. Zaten acayip göndermeleri ve bulmacalara olan takıntısıyla, DC evrenini hiç bilmeyen birine bile ikonikleşmiş Riddler karakterini anımsamtıştır eminim. Böylece Batman’in ezeli düşmanlarından bir yenisine daha kavuşmuş olduk.

Penguen yani nam-ı diğer Cobblepot bölümün en büyük bombasını patlattı yine. Gordon’ın hem kurtuluşu hem de felaketi olacak olan Penguen’imiz, iç dünyasındaki “saygı görme” isteğiyle, yaptığı tüm kötülüklere rağmen ona sempati beslememize neden oluyor. Motivasyonel anlamda, Gotham evreninin en dolu ve en gerçekçi karakteri kendisi şu an. Ayrıca oyunculuk konusunda karaktere hayat veren Robin Lord Taylor’ı izlemek tadına doyum olmaz bir zevk. Olağanüstü aksanıyla annesini de unutmayalım.

Bu arada geçen hafta bir teori dönmeye başlamıştı Reddit’te; Cobblepot aslında Joker mi diye… Açıkcası teoriyi ilginç bulmakla birlikte öyle olabileceğine pek ihtimal vermemiştim ve öyle olsa sevinmez, epey bir üzülürdüm. Çünkü Joker Cobblepot gibi bir karakter değil. Hatta Cobblepot Mark Twain ise, Joker Bukowski’dir. Penguen plan programsa, Joker revizyondur. Penguen Worms’teki Air Strike ise Joker Holy Hand Grenade’tir. Fakat teorinin bel kemiği Cobblepot’un gizli kalması üzerine kurulduğu için artık hiç muhtemel olduğunu düşünmüyorum. Yine de okumak isterseniz link burada. Velhasıl dolu dolu, güzel tempolu, sıkmayan bir Gotham bölümü izledik. Umarım bu temposunu koruyarak, hatta üzerine koyarak devam eder de gözümüz gönlümüz şenlenir.

Person of Interest

Person of Interest (4×05 ve 4×06)

Bu diziyle ilgili en temel eleştiri karakterlerin neredeyse bir süperkahraman kapasitesi ile şehirdeki tüm suçlara, tam zamanında yetişebilmesi oluyor. John Reese yorulmuyor, Root incecik kollarıyla Dual Baretta çekip hedeflerini indiriyor, Shaw sosyopatinin zirvesinde dolaşıp bozuk para gibi adam harcıyor. Bilimkurgu dizilerinin krallık tacını giydirdiğim Battlestar Galactica için de benzer kulvarda eleştiriler gelirdi; “Adamlar uzaya çıkmış, neden hâlâ kablolu telefon kullanıyorlar?” ya da “Caprica’daki araçlar Hammer, nasıl oluyor da günümüzdekilerle benzer vasıtalar kullanıyorlar?” gibi. Biliyorum, bu yazıyı okuyorsanız 4×06’ya gelmiş bir izleyicisiniz demektir ve bu cümlede söyleyeceklerimin muhattabı kesinlikle siz değilsiniz ama yine de söylemekten imtina etmeyeceğim; Bu şekilde düşünenler Person of Interest gibi dizileri izlemeyi hak etmiyor. Roma hukukunun en temel çelişkisine düşmüş medeniyet simsarları gibiler; işin özü ortadayken usulüne kafa yoruyorlar. Kararın kendisi değil, karara sebebiyet veren dilekçenin imlası onlar için önemli olan… Ya da paketin içindeki hediyeyi göremeyip, ambalajı parçalamakla uğraşıyorlar.

Person of Interest de tıpkı Battlestar Galactica gibi haftalık bir eğlence formatını mecra olarak seçip, elindeki imkanlar dahilinde önemli sorgulamalar yapan bir Amerikan dizisi… Fazlası değil. Ortalama 40 dakikalık bölüm prodüksiyonunu devam ettirebilmek için zamanla yarışmak zorunda, yapım limitlerini makul seviyede tutmaya mecbur ve ulusal yayın yapan CBS gibi bir kanalın 18-49 aralığındaki demografik kitlesinden her bir noktaya ulaşmak için sırtını yaslamak zorunda olduğu gerçekler var. Aksiyon ağırlıklı olmak, ürün yerleştirme kullanmak, normalde 6 gün sürecek bir hacking işlemini 3 dakikaya sığdırmak gibi… Aksi şekilde böyle bir diziyi çekebilmenin imkanı yok; anca başka bir dizi çekilir, o da The Wire olur ve CBS’te değil HBO’da yayınlanır. Yani beklentileri doğru ayarlamak ve Amerikan televizyonundan makul açılımlar istemek lazım. Yoksa Person of Interest kesinlikle izleyicisinin “görmezden gelme” iradesini sömürüp, bunu kötüye kullanan bir dizi değil. Umarım bu konuda meramımı anlatabilmişimdir. Şimdi gelelim bölüm değerlendirmesine…

4×05 hem son sezonun hem de tüm Person of Interest külliyatının en iyi bölümlerinden biriydi. Harold, sonunda makine ile işbirliği yapmaya karar verdi. Ayrıca makineye neden güvenmediğini de görmüş olduk, yapay zekalara neden güvenmememiz gerekitğini de. Diyalogları, Root’un Shaw hakkında açılması, Samaritan’ın Makine’yi gündemine alması ve “prophetlerin” kapışması anlamında dopdolu, efsane bir bölümdü.

Bilmiyorum, belki de benlik bir şeydir. En sevdiğim bilimkurgu serisinin Terminator olmasından mütevellit, çok küçük yaştan beridir yapay zeka konusunda onun insani özelliklerle donaıtlmış tasavvurlarına hayranlık duyarım. Kendimizi özel hissetmemizi, evrendeki varlığımızı, şimdimizi ve yarınımızı bağladığımız, bizi biz yaptığına inandığımız “ruhun”, ruhsuz bir varlıkta gözlemlenmesi kadar bana büyüleyici ve aynı zamanda korkutucu gelen bir şey yoktur. Acaba yokoluşa giden, şiddeti doğuran eylemlerimiz zekanın kaçınılmaz bir sonucu mu? Kendi varlığının farkında olan herşeyin mutlak yolu buradan mu geçiyor? Evrende ‘barışçı’ olarak tanımladığımız herhangi bir zeka formu ya da bilinç var mı? Yoksa daha kadim bir zeka tanımına evrilmek için bu nefret, şiddet, ayrılık ve korku patikasından geçmek zorunda mıyız? Daha söylenecek çok şey var. Belki yazsam sabaha kadar yazarım ama burada bitiriyorum.

4×06 ise büyük bir savaşa hazırlık bölümüydü, fırtına öncesi sessizlik gibi. Harold’ın Samaritan’ın karşısındaki asıl güç olduğunu, savaşın iki yapay zeka arasında değil, insan zekası ve yapay zeka arasında ilerleyeceğini gördük. Samaritan vs Makine cephesi de her geçen gün kızışıyor. Ayrıca bölümün en güzel yanı özellike John Reese’e getirilen eleştirilerin, seyircinin bakış açısıyla dillendirilmesi ve yanıtlanması oldu. Person of Interest’in izleyicisini aptal yerine koymadığını söylemiştim. Bakalım ilerleyen bölümlerde neler göreceğiz.

Crowley

Supernatural (10×04)

Yorumlamak için 10×04’e kadar bekledim fakat boşuna beklemişim, Supernatural aynı tas aynı hamam devam ediyor. Dean’in iblise dönüşmesi gibi muazzam bir fırsatı, striptiz klüp, yumruklaşma, birkaç komik Crowley anı ve bol bol içkiyle geçiştirdiler. Dördüncü bölüm itibarı ile yine klasik “kardeş kardeş avlanma” muhabbetine döndük. Açıkcası Dean ve Sam’in birbirine trip atmasından ve yağmurlu uzun yol muhabbetlerinde “Sen şunu yaptın, ben bunu yaptım” diye didişmesinden çok sıkıldım. Bir de bitip tükenmeyen “Hazır değilsin” tribi var ki, yıllardır dize getirmedikleri bir Tanrı kaldı, hala neyin hazır olup olmamasını tartışıyorlar anlamıyorum. Dean iki kere öldüğü, Sam ruhunu kaybettiği, hatta Lucifer’a ev sahipliği yaptığı halde yok olmadı, daha neye hazır olacaklar ki?

Kurt adam lore’unu ve eski karakterlerle tekrar karşılaşılmasını sevenler olabilir, ama benim favorim değil. Zaten bu sezon Castiel ve bayık groupie’sinin konuşmalarını atlayarak geçiyorum (Nerden nereye…). E geride Abbadon, Sarı Gözlü Şeytan ya da en azından bir Lilith ürkütücülüğünde tehdit de kalmadı.  Biz de düşük bütçenin en dibinde kendine bir hapishane kodesi bulan iticilik abidesi Metatron’la, Crowley’nin espirileriyle ve güzel müziklerle idare etmete çalışıyoruz. Supernatural konusunda umutsuzum.

Flash

The Flash (1×03 ve 1×04)

CW‘nun beş yıllık geçmişindeki en yüksek pilot bölüm rating’lerine sahip olan Flash, gerçekten iyi başlamıştı. Barry Allen‘ı canlandıran Grant Gustin’ın hâlâ çok doğru bir seçim olduğuna inanıyorum.

İlk iki bölüm için her bölümde çözülen ara vakaların dışında, hem geçmişte hem de gelecekte devam eden majör bir mevzu gerekliliğinden bahsetmiştim. Sadece Well bilmecesi ya da Allen’ın ailesinin durumuyla ilgili plot, Arrow gibi bir etki yaratmak için yeterli olmayacaktır inancındaydım. Ve bu düşüncem hâlâ devam ediyor. Muhtemelen yapımcılar da hikâye gelişimi için daha çok zamana ihtiyaçları olduğunu bildiklerinden, çizgiroman sevenleri hayal kırıklığına uğratmayacak biçimde DC evreninden Easter Egg yağmuru ve referans bombardımanı ile seriye devam ediyorlar. Onun dışında The Flash 1×03 Things You Can’t Outrun bölümüyle bence ortalama bir seyir zevki sunuyor.

Flash’ın en büyük sorunu, meta-human avı konseptinin artık baymış olması. Bu bölümde, haftalık villain köşesinde DC’nin Nimbus adıyla da bilinen Mist karakterini ağırlamışlar. Kendisi pilot bölümde havayı kontrol eden meta-human’dan farklı bir tat sunmuyor. Zaten Kyle Nimbus’un esas hikâyesi aslında dizidekinden epey farklı bir zaman diliminde, oldukça alakasız bir arkaplana sahip… Birinci Dünya Savaşı’nda Kanada ordusunda teğmen olarak savaşan Kyle aynı zamanda bir bilimadamı ve bedenini gaz formuna dönüştüren deneyi kendi çalışmaları sonucu hayata geçiriyor. Yani dizideki gibi, idama mâhkum edilmiş adi bir suçlu değil. Fakat kendisini ‘supervillan’ klasmanına dâhil eden öfke problemi karakterin kökeninden miras kalmış. Kyle Nimbus’ı ilerleyen dönemlerde Arrow’da da görebiliriz çünkü Black Canary ile Mist’in kapışmışlığı hatta Nimbus’un Canary olduğunu bilmeden Lance ile tanışmışlığı da var. O nedenle bu detay bir köşede dursun.

Bir diğer zayıflık ise karakterin derinliklerine inme çabasıyla 40 dakikamıza malolan, Caitlin Snow garabeti. Herşeyden önce Caitlin’i canlandıran Danielle Panabaker o kadar kötü bir oyuncu ki insan kendisini parçacık hızlandırıcıya atıp, sıra bazlı trip sistemine dönüşebilen bir meta-human’a çevirmek istiyor. O agresif ve ketum karakteri oynayabilme çabasının altındaki çaresizlik öyle kesif ki bu kızın yapım ekibinden kimin sevgilisi olduğunu tahmin etmeye çalışmaktan, diziye odaklanamadım. Eğer bana inanmıyorsanız bölümün son çeyreğindeki Caitlin & Barry dertleşmesini izleyin. “Ronnie’nin kahraman değil, kocam olmasını istiyordum” dediği yerde, monitörümün önünde duran radyasyon emici kaktüs bile kendini yere attı.

Diğer noktalar zaten üç bölümdür aynı… Barry’nin kendine güvenmek için sürekli ya annesinden, ya babasından ya da Joe’dan motivasyonel bir etki ödünç alması, Iris’in hikâyeye hiçbir şey katmayan varlığı, Barry’nin üçüncü parti eklentiler dışında koca şehirde sürekli Joe’yu kurtarmak zorunda kalması, bölüm sonlarında pis pis sırıtan Harrison Wells ve sevimli Cisco replikleri…

Dördüncü bölüm Going Rogue’ta da sıkıntıları gideren bir gelişme görmedik. Hoş bir seda olarak Felicity Smoak’u kattılar fakat seyircinin sempatisini öyle zorladılar ki, dünyanın en doğal kızı Felicity bile biraz yapmacık geldi göze. Flash’ın 2 dakikada aldığı yolu, ellerinde ledle süslenmiş elektrik süpürgesiyle 10 dakikada geçen ekibi, Felicity’nin “aşırı süslenme” durumunun abartılmasını, Caitlin’in korkunç bir oyuncu olmasını, üç dakikada hack muhabbetini ve Captain Cold’u canlandıran Prison Break’in Michael Scofiled’ını falan bir çırpıda geçiyorum. Hatta Joe, Eddie, Iris üçlüsünün uyumsuzluğunu ve dizinin temposunu yerlebir eden varlıklarını da geçiyorum. Flash karakterinin hatrına, o da çizgiromanını çok sevdiğim için, eh bir de izlemesi keyif veren görsel efektler için gözümü üstünde tutmaya devam edeceğim. Fakat Arrow’un aksine her geçen bölümde düşen ivmeyi görmezden geliyor değilim.

Herkese iyi seyirler.