Almanya’da yaşayan yönetmen Cem Kaya ile 18 Şubat’ta !f İstanbul’da gösterilecek olan Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema ve Yeşilçam üzerine konuştuk.

Almanya’da geçen çocukluğunuzun ve tanık olduğunuz Videotek kültürünün “REMAKE, REMIX, RIP-OFF: ABOUT COPY CULTURE & TURKISH POP CINEMA” üzerinde ne gibi bir etkisi oldu?

Türk filmleri Almanya’da pek gösterilmediğinden, video kasetler gurbetçiler için çok önemliydi. Annelerimiz, babalarımız hasret gideriyorlardı. Biz çocuklar için Almanya’da yaşadığımız gerçekliğin dışında fantastik bir dünyaydı. Video kasetlerin yaş sınırlaması yoktu, Almanya’nın sansür kurulu FSK’dan geçmezlerdi. Kimse şiddet veya erotizmden de rahatsız olmazdı. Bazen aile ziyaretlerinde ileri sararlardı o sahneleri, ama genelde izlerdik. Böylece alışılmışın dışında filmler izleyebiliyorduk. Çetin İnanç’ın 80’lerde özellikle Cüneyt Arkın ile çektiği şiddet içerikli aksiyon filmleri beni çocukluğumda çok etkilemişti. Alman televizyonunun derli toplu, sansürlü görüntülerine karşı eğlenceli bir alternatifti bu filmler.

Yüksek Lisans tezinizden başlayıp, dünyanın dört bir yanından izleyici kitlesine kavuşma şansı bulan belgeselin altı yıl süren yapım aşamasını özetleyebilir misiniz?

2003 yılında tez için araştırmalara başladığımda filmleri bulmak bir hayli zordu. İstanbul’da bu filmde büyük emeği geçen koleksiyoncu arkadaşım Alican Sekmeç’den filmler edinirdim. Sevgili Metin Demirhan çok yardımcı oldu, toprağı bol olsun. Beni çocukluğumdan hatırladığım ama hakkında çok az şey bildiğimTürk sinemasıyla yeniden tanıştırdı. Elif Rongen-Kaynakçı, Kaya Özkaracalar, Savaş Arslan, Nezih Erdoğan, Ahmet Gürata, Serpil Kirel, Melis Behlil  gibi akademisyenlerle temas kurdum, tezlerini ve yazılarını okudum. Aynı dönem sanatçı Serhat Köksal (2/5 BZ) ile tanıştım. Serhat, Türk Sineması ile 90’lı yıllardan beri ilgileniyordu. Yeşilçam’ın emektarları ile söyleşiler içeren fanzinler basıyor, film repliklerinden parçalar kullandığı elektronik müzikler üretiyor, performanslar yapıyordu. Yaptıklarına da “yamalı bohça sanatı” ismini vermişti. “Opua Dişın” kasedini bilirsiniz belki, kült olmuştur. Serhat’ın Türk Sineması’na yaklaşımı beni çok etkiledi. Cevat Okçugil gibi, isimlerini hiç duymadığım yönetmenlerin filmleri ile tanıştırdı beni. Tez bittiğinde belgeseli çekme fikri geldi. 2007 yılında başladık ve 2014 Ağustos’unda prömiyerini yaptık. Metin Erksan’dan Kunt Tulgar’a 100’e yakın söyleşi çektik, binin üzerinde film izledik. Üniversite öğrencileri ile film izleme ekipleri kurduk. Emek Sineması’nın yıkımına karşı protestoları çektik. Dizi sektörünü inceledik.

Fuat Uzkınay’ın “Ayestefanos’ta Rus Abidesi’nin Yıkılışı” adlı belgeseli ile tarihi yolcuğuna başlayan Türk Sineması için, oldukça emek sarf edilerek yapılmış ve benzersiz ölçüde akademik değer taşıyan bir belgesel ortaya çıkardınız. Bu anlamda Türkiye’den, özellikle sinema sektöründen geri dönüşler nasıl oldu?

Şu an Türkiye’de Adana Film Festivali, Gezici Film Festivali ve Nazım Hikmet Kültür Merkezleri dışında filmi geniş bir kitleye göstermedik. Bu yüzden sektörden daha geri dönüş almadık. Ama seyircilerden ve festivalci arkadaşlarımızdan olumlu geri dönüşler var. 18 Şubat’da !f Istanbul’da filmin ilk gösterimini yapacağız. Merakla bekliyoruz tepkileri.

Başka bir ülkenin kültürüyle etkileşim haline bulunarak büyüyen bir insan olarak, Türk kültürüne ait referansların bir kısmını yakalamanızda Türk Filmlerinin etkisi ne kadar oldu? Sizce Yeşilçam’ın en parlak dönemlerinden Çağdaş Türk Sineması’na kadar, kendimizi dünyaya tanıtmak için filmlerimizin gücü ve etkinliği ne derecede var?

Sinemanın ya da genel olarak sanatın bir ülkeyi tanıtma misyonu olduğunu düşünmüyorum.  Ben ilgilendiğimden, bir ülkede bir dönemin sinemasını inceledim. Bu Almanya sineması, ya da Brezilya sineması da olabilirdi. Türk kültürüne ait referanslar elbette ki filmlerde de vardı ama biz zaten müziğiyle, edebiyatıyla, sözel kültürüyle, etnik çeşitliliğiyle gurbetçilerin Almanya’ya taşıdıkları Türk, Kürt, Alevi, Yunan, Balkan kültürleriyle içiçe büyüdük.

51. Uluslarararası Altın Portakal Film Festivali’nde, Gezi olayları ile ilgili bir belgesele uygulanan sansür nedeniyle deyim yerindeyse kıyamet koptu. Türkiye’deki sosyal ve siyasal atmosferin, gerçekleri ortaya koyan bir belgesel yapmak düsturuyla hareket eden bireylere herhangi bir avantaj ya da dezavantaj sağladığını düşünüyor musunuz? Yapım sürecinde herhangi bir zorlukla karşılaştınız mı?

Sansürün her alanda var olduğu Türkiye’de korkunç olan şey otosansürün geldiği nokta ve uygulanan sansüre verilen tavizlerdir. Antalya’da festivalin hukuk danışmanları her ihtimale karşı sansürü kendileri uyguladılar, devlet uygulamadı. Artı, festival yöneticileri ve bazı filmciler belgesel film yarışmasınun iptalinden arkadaşımız Reyan Tuvi’yi direkt olarak sorumlu tutmaya çalıştılar, yapılanın sansür olmadığını iddia ettiler. Biz filmlerimizi bu zihniyete karşı bir tepki olarak ve dayanışma adına geri çektik. Kendi çekim sürecimizde zorluklarla karşılaşmadık.

Cem Kaya 2

Uluslararası birçok festivalde gösterimi yapılan “REMAKE, REMIX, RIP-OFF :ABOUT COPY CULTURE & TURKISH POP CINEMA” önümüzdeki ay Hong Kong Asya Film Festivali’nde izleyicisiyle buluşacak. Yabancıların belgesele, dolayısı ile Türk Sineması’nın geçmişine yönelik tepkileri nasıl oldu? Yurt dışında yaygın olarak bilinen kült filmlerimiz var mı, yoksa genel olarak yeni yeni mi açılıyoruz?

Yabancı seyirci belgeseli ve konuşmacıları çok sevdi. Locarno, Valladolid, Rio de Janeiro, Hong Kong, Göteborg, Rotterdam gibi farklı şenliklerde gösterildi film. Haftaya Berlin Film Festivali’nin Lola seçkisinde gösterilecek. Yani birbirinden çok farklı ülkelerden gelen seyirciyle buluştu ve tepkiler her yerde benzerdi. Böyle bir sinemanın varoluşundan bihaber olduklarından, şaşıran çok insan oldu. Ama anlattığımız hikayenin benzerleri bütün ülkelerde var. Bu yüzden seyirciler imkansızlıklar içinde yapılan bir sinemanın kendine özgün çözümler üretmesi ile kolay empati kurabiliyorlar ve çok eğleniyorlar.

Yeşilçam dönemi Türk Sineması’nın yurtdışında iki tarz seyirci kitlesi var: Biri arthaus seyircisi, Yılmaz Güney ve özellikle Yol filmi hayranları, diğeri ise “Turkploitation” diye adlandırılan fantastik ve avantür film fanları. Burada da ön plana çıkan film Turkish Star Wars adı altında Çetin İnanç’ın yönettiği Dünyayı Kurtaran Adam filmi. Bu iki ekolün küçümsenmeyecek boyutta ve derinden ilgili bir fan kitlesi var. Mesela Brezilya’da festivalde karşılaştığım bir seyirci, yıllardır Türk koleksiyonculardan filmler sipariş ediyor, Türkçe bilmemesine rağmen filmleri altyazısız izliyor, Türk sineması üzerine engin bir bilgiye ve muazzam bir arşive sahip.

Son olarak bizi tanıştırmak istediğiniz herhangi biri var mı?

Aykut Düz ve filmleri. Özellikle “Muhtesem Serseri”.

Remake Remix Rip-Off