Birçoğumuzun bildiği, ama aslında bildiğini sandığı bir isim John Milton. Zaten kendisinin tanınmak ya da her yerde bilinmek gibi bir çabası yok. Bu röportajı da arkadaşlığımıza binaen, hayır dememiş olmak için yaptı. Kimileri için bir yazar, kimileri için Al Pacino’nun The Devil’s Advocate filmindeki unutulmaz imgesi, kimileri için geçmişteki hatıraların en güzel haliyle hüküm sürdüğü devran; 90’ların mütecessis muktediri: “Admin” John Milton. Onu Facebook’taki yüzbinlerce kişilik 90’s grubundan, Gezi sürecinde canını dişine takarak uğraş verdiği içten çabalarından, seçim döneminde heryerde paylaşılan bilgilendirici yazılarından ya da en sade haliyle rakı sofrasından biliyor olabilirsiniz.  Şimdi, sendromsuz ve içten kimliği ile “John Milton” mahlasının arkasındaki güzel ruhu tanımanın vakitdir o zaman. İşte karşınızda Can!

John Milton’ı adeta bir “Vigilant” kimliğiyle, savunduğu değerler için savaşan özgün bir karakter olarak tanıdık. En sevdiği günah kibirdi ama 90’ların naifliği, Gezi’nin güzelliği, seçimlerin demokratikliği de vardı serde. Esasında nasıl bir karakter John Milton?

John’u profilimden, yazdıklarımdan – çizdiklerimden tanıyan çok insan var. Can benim gerçek adım ve ben Can’ı anlatayım, John karakterinden biraz farklı aslında Can. John’un kalabalık bir arkadaş çevresi var örneğin, gerçek hayatta öyle değilim ben, yalnızlık seven adamım daha çok. 2 tane arkadaşım var ki bunlardan biri kuzenim, “okey oynayacağız” desek 4 kişiyi tamamlayamayız, o 2 arkadaşımın da başka arkadaşları yok çünkü. Neredeyse tüm tatillere tek başıma giderim, tek başıma içerim, maça gideceksem tek başıma giderim. Kalabalıklardan pek hazzeden biri değil Can aslında yani. John gibi öne çıkmayı seven biri de değilim, aslen o kibir hastası olan John, Can öyle değil. Daha sakin biriyim ben, daha böyle sessiz sedasız. “10 tane muhteşem projenin – hareketin yönetim kadrosu mu yoksa koleksiyonunda olmayan 10 tane plak mı?” deseler zerre düşünmem, plak derim.

Hayat böyle etrafımdan akıp gitsin istiyorum, pek bana dokunmadan. Yıllardır gerçek kimliğimi saklıyor oluşum, ne bileyim sosyal medya konulu televizyon programlarının tekliflerini kabul etmiyor oluşum, STK’ların davetlerini üzülerek de olsa geri çevirmem falan bu yüzden, bilinirsem başım ağrırmış, hayat o akışına beni de dahil edermiş gibi geliyor. Fikirlerim varsa yazayım – paylaşayım – anlatayım; onları kim alıp nerede kullanırsa kullansın, beni dahil etmesin yeter. Kötü bir örnekle bitirecek olursam; John Milton Hitler olabilir mesela. Ben asla olamam ama, olmak da istemem; olsa olsa Joseph Goebbels olur benden esasında.

Facebook’taki en ünlü 90’lar sayfasını yönetmek nasıl bir deneyimdi? Sana neler kattı?

2009 yılında başlayan bir deneyimdi 90’s ve bir kaç yıl çok eğlenceli bir oluşum olarak devam etti. Yalnız olmadığımı gördüm ilk önce, en güzel yönüydü. Yalnız olmadığını bilmekle – bunu görmek farklı şeyler bence, binlerce arkadaşım oldu ilk günlerde, aynı günleri hatırladığım – aynı günleri özlediğim binlerce arkadaş. Ekibi yeniden toplayan emekli CIA ajanları gibi ben de mahalleyi yeniden toplamıştım orada. 90’s sayfasında tanışıp evlenen, çocuğu olan, çocuğunun ilk adını Can  koyan arkadaşlarım dahi oldu.

Maalesef sonrası çok da güzel devam etmedi, gün be gün büyüdü sayfa, yüz binlere ulaştı sayısı, o yılların konseptinden ekmek yiyen dizilerin – markaların tacizlerine maruz kalmaya başladı. 90’s sayesinde mahalle arkadaşlarımı toplamış; mahalle maçları yapıyorduk mesela. Fakat sonra kapitalist amcalar geldi, mahalle maçından oyuncu seçen büyük kulüpler gibi. Tadı kaçtı, “benim şarkımla dalga geçmişsiniz” diye mesaj atan dönem şarkıcıları, “dizimin reklamını yap” diyen yapımcılar, “sayfayı bize sat” diyen ajanslar derken 300 bin kişilik ticari pastaya dönüştü güzelim mahalle. Ben de bıraktım. Halen sayfanın sahibiyim, kimsenin sözünü dinlemedim fakat tacizlerden de sıkılıp bıraktım. Bir zamanlar ihtişamlı bir tatil köyüydü 90’s, son 1 – 2 yıldır Bates Motel gibi duruyor kendi haline, ara ara tabelası yanıp sönüyor işte.

Türkiye’nin her yerinden, her telden insanla konuşabilme şansına eriştiğin, kitlesel bir gücün var. Özetlemen gerekirse, günümüz Türkiye’sinin profili nasıl?

Söylenebilecek ilk tanım fanatik bence. Herkes fanatik, kendi görüşü doğrultusunda. Son yıllardaki kutuplaşmanın eseri midir bilmem fakat inatçı bir profili var artık ülkenin. Belirli bir kitleyi “Ya buna nasıl inanıyorlar – nasıl kanıyorlar?” diye eleştiren insanlar mesela; onlar da bambaşka şeylerin fanatiği olmuş durumda. Eskiden siyaset yapılabilirdi, bir partinin icraatları kişiler üzerinde fikir değişikliği yaratırdı, artık öyle değil, herkes görüşüne kayıtsız bağlanmış durumda. Şu söylediğim %45 eleştirisi değil, %98’i böyle ülkenin, benim gördüğüm bu en azından.

Bu elbette büyük tehlike toplum için, çünkü siyaset ekseninden çıkmış durumda bu görüş. Eğitim konusunda da “benim bildiğim doğru” diyor insanlar, tarih konusunda da, sağlık konusunda da. Tarih profesörlerine inanmayan insanlar var, doktorunun verdiği reçeteyi Google’a yazıp kendine yeni ilaç bakanlar var, son yıllardaki güvensizlik ortamı belki dediğim gibi nedeni; sadece kendisine güvenir hale geliyor insanlar. Cehalet baş edilebilir bir sorun, eğitimsizlik, huysuzluk .. bunları aşmak kolay olmasa da mümkün fakat önyargı öyle değil ve maalesef günümüz Türkiye’sinin profili önyargılı artık, ben öyle görüyorum en azından.

Ekşi Sözlük’le beraber ayyuka çıkan bir “Nick arkasına saklananlar” mevzusu var. Anonimliğe sahip olmanın gerekliliğini savunuyor musun? Sence son zamanlarda, anonim olarak var olabilme hakkını en çok tehdit eden şey nedir?

Anonimlik hakkını elbette savunuyorum ve anonimliğe karşı olan insanlara da hep aynı şeyi anlatmaya çalışıyorum; birilerine rahat rahat hakaret edebilmek için anonim kalmak istemiyor herkes, anonimliğin tanımı “insanlara hakaret edip cezasız kalmak” değil. Örneğin ben yukarıda anlattığım nedenlerden ötürü anonim kalmak istiyorum, sosyal medya gerçek hayatımda dahil olmasın istiyorum. Bir başkası belki memuru olduğu devleti eleştiriyor sözlükte ve bu nedenle anonim kalmak istiyor. Eleştirinin suç sayıldığı ülkelerde anonimlik kaçınılmaz, sosyal hakları gelişmemiş, iş güvencesi olmayan bir ülkedeyiz ve okulundaki aksaklıkları sosyal medyada paylaşan bir öğretmen ertesi hafta işten çıkarılabiliyor ya da sürülebiliyor. Hal böyleyken, yaşadığımız ülke – başımızdaki devlet böyle bir linç kültürüne sahipken elbette büyük savunucusuyum anonimliğin.

En büyük tehdit ise yine anonimliği bu kadar yaygın hale getiren aynı güç; devlet ve devletin sinsi bilgi paylaşımı. Ben John Milton olarak devlet nezdinde anonim değilim mesela artık, gerçek kimliğim biliniyor devlet tarafından. Gezi Parkı olayları sırasında bir devlet kurumundan davet aldım ve belki işe yarar diye çağırdıkları görüşmeye gittim. Görüşme tutanakları profilimde görünebilir, gerçek kimliğimi sordular orada, John Milton profiline mesaj gönderip beni çağıran yetkililer, söyledim. O görüşmenin bir kaç ay sonrasında evime tebligatlar gelmeye başladı, hakkımda davalar açıldı, o gittiğim kurum bilgimi savcılık ile paylaştı işte demek ki. En son sabahın 9’unda kapıma gelen 2 polis tarafından emniyete alındım, ifadem yine var profilimde. Gezi Parkı olayları da dahil olmak üzere hakkımda açılmış 4 tane ve halen devam eden dava var şu an örneğin. Sözlükler de aynı sorunu yaşıyor, devlet mahkeme kanalıyla bilgi istiyor, sözlükler vermek zorunda bunu, kapatılmamak için. Bitirmek gerekirse; en büyük tehdit -diğer bir çok şeyin en büyük tehdidi olduğu gibi- devlet.

Sayende “John Milton” dendiğinde Al Pacino dışında şeyler akla geliyor artık; Baba sevgisi, Beşiktaş sevgisi ve Müzeyyen Senar. Bu listeye ekleyebileceğin en önemli şey nedir senin için?

John Milton benim için önce bir yazar demek, düşkünü olduğum bir yazar. Onun ardından Al Pacino ve oynadığı karakter. En sevdiğim yazarı – en sevdiğim oyuncunun canlandırmış olması da şans sanırım benim için. Listenin eksiğine gelirsek; Zeki Müren var bir kere, Müzeyyen abla kızmasın ama ondan da önce hatta. Beşiktaş var, evet. Fakat Yıldırım Demirören  Beşiktaş’ı değil asla, Süleyman Seba Beşiktaş’ı, çArşı’nın Beşiktaş’ı. 10 sezon bile maçları izlemesem, skorları bilmesem, başarılarından – başarısızlıklarından haberim dahi olmasa yine de dahil olmaktan gurur duyacağım bir şey Beşiktaşlılık, futbol takımından çok öte benim için, dedemin mirası, babamdan aldığım en güzel şeylerden biri. Baba sevgisini aile olarak değiştirip, kız kardeşimi – annemi de dahil edip, yanına Metin – Ali – Feyyaz Beşiktaş’ını koyup, bir de Zeki Müren dersek; liste kusursuz, bir şeyler ekleyip de bozmayayım ahengini.

Peşinden koştuğun bir hayalin var mi? Gerçekleşmesi için tüm gücünle çalıştığın, sorumluluk aldığın, üzüldüğün, sıkıldığın en büyük amaç ne?

10 yıl önce olsa çok farklı cevaplarım olurdu belki bu soruya, artık ufak – tefek şeyler amaçlarım – hayallerim. Fakat hiç de yok değil, bir okul projem var mesela yine bu zamanlar, bir de köprü. 90’s sayfasını “muhteşem bir mahalleydi” diye anlatırken abartmadım aslında, çok güzel insanlarla tanıştım o sayfada ve sayfada duyurmadan, güzel bir amacı kendi reklamımız haline getirmeden, kendi aramızda ufak bir organizasyon gerçekleştirip okul yaptırmıştık, 2011 yılında. Ufacık bir okul elbet, yakın civarında hiç okul olmayan bir köye. Öyle “ben parayı gönderiyorum, hadi siz yapın” kafasındaki insanlarla değil tabi, benimle beraber o köye gelen, malzemelerin pazarlığını beraber yaptığımız, beraber emek verdiğimiz insanlarla. Şimdi yine MEB’den arazi alabilmek için bir kaç görüşmem var, bu kez John olarak değil de Can olarak organize edeceğim, gerçek hayatımdaki eş – dost – akraba birlikteliği ile yapılsın istiyorum, arkadaş sayım az ama akraba sayım fena değil neyse ki. Elbette yapılacak okulun açılışında bir dolu fotoğraf çektirmek, basın çağırıp mikrofonlara konuşmak amacında olan insanlarla değil, sadece güzel bir şey yapmak isteyen, okul açılışında fotoğraf makinesinden çok öğrenciler ile ilgilenecek insanlarla yapacağım bunu.

Bir de köprü var dediğim gibi, yine öğrenciler için. Okullarına gitmek için bir derenin etrafından dolaşmak zorunda olan öğrenciler var Karadeniz’in bir köyünde. Hava şartlarına göre etrafını dolaşmak yerine güvensiz bir sal ile geçiyorlar bazen. O yola bir köprü hayalim var işte bir de. Şu an için araştırma safhasındayım henüz, bakalım. Sorumluluk aldığım, tüm gücümle olmasa da çok gücümle çalıştığım amaçlarım bunlar gibi şu sıralar.

Üzüldüğüm hayaller kısmına gelirsek; boğma rakı ve içli köfte yapmaya çalışıyorum uzun süredir, başarısızlıklarım üzüyor beni. İçli köfte sevdası az biraz yol alsa da yaptığım rakı henüz kör etmeyen seviyeye ulaşamadı.

Son olarak bizi tanıştırmak istediğin, “Bunu nasıl bilmezsiniz ulan?” dediğin biri, bir şey ya da bazı şeyler var mı?

Aslında bir kere babam var, keşke tanısanız, şöyle beraber bir mangal yapsak, bir rakı içsek, bir sohbet etsek, maç izlesek falan. Çok imkan yok ama, zira siz “geliyorum” deseniz ben kıskanıp bozarım o planı, geçiyorum o yüzden.

Bir proje var. Daha çok bilinmesini istediğim, yıllardır destekçisi olduğum, yönetim – oluşum aşamasında hiç rolüm olmasa da reklamından geri kalmadığım; Kardeşini Seç. Oluşum hakkında fikir edinmek isteyen arkadaşlar kardeş seçen bir çok kişiyi okuyabilir; https://eksisozluk.com/kardesini-sec

Ve son olarak Zeki Müren var. Bir insan nasıl Zeki Müren dinlemez, aklım almıyor.