Başak Eroll

Başak Erol, Los Angeles’ta yaşayan ve pozitif enerjisini kıtalar arası aktarabilen başarılı bir yönetmen ve aynı zamanda tasarımcı. Yaptığı işlerde sektörün en iyileriyle çalışma şansına sahip olması, onun azimli ve istekli karakterinin bir meyvesi olsa gerek. Hollywood yollarına giden yönetmenlik merdivenlerini emin adımlarla çıkan Başak’la filmleri ve kariyeri hakkında konuştuk.

Kariyerin nasıl başladı ve nasıl şekillendi?

İstanbul Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra ikinci bir okul olarak California State University’de Görsel İletişim ve Tasarım okudum. Üniversiteyi bitirdiğim hafta Los Angeles’a taşındım ve taşınmamın ertesi günü Bob Industries adında A-list bir prodüksyion şirketinde staja başladım. Çalışkan bir stajyerdim. Çalışma atmosferini, çalışma arkadaşlarımı ve yardımcı olduğum projeleri çok sevmiştim. Çektiği filmleri veya klipleri izleyerek büyüdüğüm kişilerle çalışmak çok tatmin ediciydi. Oscar ödüllü veya dünyaca tanınmış işlere imza atmış yönetmenlerle ve prodüktörlerle birebir çalışmak, beni oldukça heyecanlandırıyor ve mutlu ediyordu. Stajımın yanısıra, şirketin ortaklarına ve birlikte çalıştığım yönetmenlere şirket dışındaki kişisel projelerinde de yardımcı oluyordum. Yan projeleri için grafikler hazırlıyor, illustrasyonlar yapıyor, filmlerini editliyordum. O esnada sanırım görsel yeteneklerime ilgi çekmeyi başardım. Stajımın sonuna doğru şirketten ayrılmak istemediğimi patronlarıma söyledim. Şirkette açık pozisyon yoktu fakat onlar da gitmemi istemediler. Ardından Bob Industries’de Creative Services Designer olarak çalışmaya basladım. Yönetmenlerin treatment denilen görsel sunumlarını hazırlıyor, ondan kalan zamanımda kendim de ufak ufak kısa filmler, klipler çekiyordum. Ardından çok özlediğim için Türkiye’ye kısa bir süreliğine döndüm. O zamanda Lighthouse VFX’de post-prodüktörlük yaptım. Şu anda yeniden Los Angeles’tayım. Amerika, Avrupa ve Avusturalya’daki birçok prodüksiyon şirketi ve onların yönetmenleriyle görsel tasarımcı olarak calışmaya devam ediyorum. Hikâyenin başlangıcı yaklaşık 8 sene önceydi fakat hala işin başındayım diye düşünüyorum.

 Tasarımcı ve yönetmen kimliğinin dışında kendini kim olarak tanımlarsın?

Tam da bugünlerde kendimi tanımlamaya çalışırken denk gelen bir soru bu. Sevecen, sürekli bir şeylerle oynamayı, yeni şeyler öğrenmeyi seven, düşünen, meraklı biri…Bir o kadar da primitif. Çalışmayı sever ama işkolik olmaktan kaçınır, çocuk ruhuna zaman ayıran bir kadın.

 Los Angeles’a taşınırken ailen ve arkadaşların dışında arkanda bırakmakta en çok zorlandığın şey ne oldu?

İstanbul. Şehrin kendisini bırakmakta zorlanmıştım.

 Los Angeles’la İstanbul’u kıyaslasan hangi yönleri benzer hangileri ayrışır?

Los Angeles ve İstanbul çok farklı şehirler, kıyaslayamam. İkisi de ayrı güzel, ikisini de ayrı seviyorum. İstanbul tarihiyle her köşesinde patinası olan, herkesin ve her şeyin birbirine çok yakın olduğu, fokur fokur kaynayan dinamik bir şehir. Hep çok sıcak hatıraları var bende ama orada yaşamak stresli olabiliyor.  Los Angeles ise benim için huzur. Her şey için daha fazla alan var. Şehrin yapısı da öyle, insan ilişkileri de…Burayı çok seviyorum. Los Angeles’ta “birey” olmak çok güzel. Burada düzenini de kaosunu da yaratabilirsin. Los Angeles öyle bir şehir.

Hayatta en büyük lüksün nedir?

Sağlığım.

 Filmlerinden bahseder misin?

Yakın zamandakilerden bahsedeyim. İlki bir belgesel film. Bundan bir yıl önce Venice Beach’te kaykaycıların fotoğraflarını çekerken, Willy adında genç bir kaykaycı ilgimi çekti. O kadar iyiydi ki, yanına gidip fotoğraflarını çekmek için iznini istedim. Ardından onunla olan fotoğraf çekimlerimiz hayatını film olarak belgelemeye dönüştü ve ortaya “I am Willy” çıktı. “ I am Willy” Los Angeles, Venice Beach’de yaşayan bu evsiz kaykaycı gencin hayatına bir bakış. Onun dışında şu anda post-prodüksiyonda olan bir kısa filmim var. İsmine henüz karar vermedim. Dört duvar arasında, dış dünyadan izole yaşayan bazı insanların portreleri diyebilirim. Filmin görüntü yönetmenliğini Michel Gondry’nin de görüntü yönetmeni olan Alex Disenhof yaptı. Görsel efektleri de İstanbul bazlı animasyon şirketi Ouchhh tarafından üstlenildi. Şu anda yapım aşamasında. Bu filmin bitmesi için bende heyecanlıyım.

Yakın gelecekte planladığın projelerin neler?

The Artisan Bureau. Sadece craftsman ve butik şirketlere hizmet veren Los Angeles bazlı multidisciplinary ajans projesi var. Daha çok yeni, ilerki aylarda daha şekil alacak bir proje. O zaman belki tekrardan konuşuruz The Artisan Bureau hakkında.

Şimdiye kadar mesleki anlamda seni en çok tatmin eden proje hangisiydi?

İşleri ayırmakta zorluk çekiyorum. Birçok güzel işte çalıştım, hepsi değerli ama tatmin eden deyince aklıma ilk gelen Partizan için üzerinde calıştığım bir BMW “Power +Trees” reklamıydı. Sanırım o işte bu kadar tatminiyet bulmamın nedeni, yönetmen için hazırladığım görselleri birebir ekranda görmüş olmamdı. Fikirlerimin ve vizyonumun kıymetini o zaman daha iyi anladım.

Son olarak bizi tanıştırmak istediğin biri/birileri var mı?

Sevgili arkadaşlarım Hiro Murai, Immigre DJs ve Tommy Bertelsen ile tanışmanızı isterim. Hepsi işleri ile iz bırakacaklarına inandığım, çok yetenekli, genç ve özel insanlar. Onlarla aynı çevrede bulunduğum için kendimi şanslı hissediyorum.